“Mücadele etmek için umut şart değil”
Şimdi okuyacağınız bu sohbet, yazar Gaye Boralıoğlu’yla İletişim Yayınları tarafından yayımlanan son romanı “Her Şey Normalmiş Gibi” üzerine yaptığımız ikinci buluşmanın kaydı. Kitaba dair bazı soruların yanıtlarını daha önce almış, karakterleri yazardan dinlemiştim fakat korktuğum olmadı, kendimizi tekrara düşmedik. Aşk, umut, anlatı, suskunluk ve memleket meseleleri üzerine romanın satır aralarında dolaşan pek çok yeni mesele çıktı ortaya.
Boralıoğlu romanında krizler çağında aşkı, bağlılığı ve vazgeçişi yeniden düşünmeye çağıran bir anlatı kuruyor. Karşımızda, memleketin iki ucundan gelen iki genç var. İstanbul’da büyümüş, tipik bir orta sınıf hayatının içinden konuşan Arda ile Diyarbakır’dan gelen, soğukkanlı ve mücadeleci Lora. Roman Arda’nın gözünden anlatılıyor; Lora’yı doğrudan dinlemiyoruz. Fakat sayfalar arasında ilerleyince anlıyoruz ki bu hikâye en çok da Lora’nın hatrına anlatılıyor. Hatta dünya bile çoğu zaman Lora gibilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor.
“Her Şey Normalmiş Gibi”, okuru yalnızca iki kişi arasındaki bir ilişkiye değil; o ilişkinin beslendiği toplumsal iklimlere, aile yapılarına ve coğrafyalara da bakmaya zorlayan bir anlatı. Aşkın “kişisel” olduğu kadar politik, hatta sınıfsal bir deneyim olduğunu hatırlatan sorular düşürüyor okurun zihnine. Mücadelenin ve isyanın daha görünür olduğu bir toplumsal iklimde büyümenin, aşka bakışı, umuda tutunma biçimini ve vazgeçme eşiğini nasıl dönüştürdüğü romanın temel sorularından biri hâline geliyor.
Gaye Boralıoğlu ile bugüne tanıklık eden çok katmanlı romanını, aşkın mümkünlüğünü, memleket hallerini ve yazma sürecini konuştuk. Pek tabii Hrant Dink’i de andık. Sohbete geçmeden önce bir de hatırlatma yapayım. Boralıoğlu, yeni kitabının söyleşi ve imza günü için 4 Şubat Çarşamba günü Pangaltı’daki Nostalji Kitabevi’nde olacak.
Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Lora ve Arda’nın hikâyesi ilk ne zaman ve nasıl aklınıza düştü?
Asıl çıkış noktam, yaşadığımız günlerin keşmekeşinden süzülen, bugünün meselelerinin karakterlerin ruh hallerini, tercihlerini etkilediği bir aşk hikâyesi anlatmaktı. Kaotik günlerden geçerken sahici bir aşk mümkün mü? Bu sorunun peşine takıldım. 30 yaşlar aşkın en kuvvetle yaşandığı, duyguların en yoğun olduğu zamanlar, öncesi çocukluk, sonrasında ise hayatın başka kaygıları devreye giriyor. Bu yaş aralığına baktığımda karşıma Z kuşağı çıktı.
Z kuşağını nasıl görüyorsunuz? Önceki kuşaklarla kıyasladığınızda ne gibi farklar öne çıkıyor?
Oldukça ilginç bir döneme tanıklık ediyor Z kuşağı. Dünyanın köklü dönüşümünü doğrudan yaşıyorlar. Bizim kuşak onları anlamaya çalışıyor ama bence bu çabada ciddi boşluklar var. Biz biraz nostaljik bir kuşağız, kendi değerlerimizi, kendi davranış kodlarımızı arıyoruz, çabucak yargılayıp bir kenara koyuveriyoruz. Ben o kuşağı önemsiyorum çünkü dünyanın bu değişimini onlar sırtlanacak. Daha yakından bakmak, sahiden anlamak ve pozitif olmak istiyorum. Ayrıca şunu da eklemek gerekir “Z kuşağı” yekpare bir yapı değil elbette. Batılı Z kuşağıyla, doğulu Z kuşağı farklı. Bunu farkı anlamak da benim için önemliydi.
Hikâyede anlatıcı olarak bir erkek karakteri seçtiniz. Bana göre esas karakter Lora ama ilişkilerini Arda’nın gözünden okuyoruz. Neden bunu tercih ettiniz?
Şuradan başlayabiliriz cevap vermeye… Her şeyden önce romanın alegorik bir yapısı var, “Batı”nın temsili Arda’yla, “Doğu”nun temsili ise Lora’yla gerçekleşiyor. Batı’yı Arda gibi bir erkeğin, Doğu’yu ise Lora gibi bir kadının temsil etmesini daha doğru buldum.
Biraz daha açabilir misiniz bu bağlantıyı?
Şöyle düşündüm: Zamanımızda “Batı” kavramı ciddi biçimde değişti. Eskiden medeniyetin, demokrasinin ve barışın beşiği olarak görülen Batı, bugün daha çok tedirginliği, pasifliği, duraksamayı ve geleceksizlik hissini temsil ediyor. Buna karşılık Doğu’ya baktığımızda daha fazla isyan, daha fazla mücadele ve daha yaşamsal bir hareketlilik görüyoruz. Bu çerçeveden baktığımda, hikâyeyi tersinden kurmak bana haksızlık gibi geldi. Çünkü çağımızda kadınlar muhalif süreçlerin başat unsurları, erkeklere göre çok daha mücadeleci bir tutum sergiliyorlar; bu durum Z kuşağı için de geçerli. Erkekler daha tedirgin, şüpheci, kendi içine çekilen, farkında olan ama değiştirmeye pek hâli ve mecali olmayan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar daha hızla ve daha kuvvetle hayatın içine akıyor. Arda ve Lora gibi.
Doğduğumuz, büyüdüğümüz ve içinde yaşadığımız koşullar; aile yapımız ve çevremiz, aşkı yaşama ve anlamlandırma biçimimizi doğrudan etkiliyor. Bu kitapta bunu bir kez daha fark ettim. Mücadelenin ve isyanın daha görünür olduğu bir toplumda büyüdüğünüzde, aşka bakışınız; vazgeçme biçiminiz ya da uğruna neleri göze alabileceğiniz de değişiyor. Siz ne düşünürsünüz?
Elbette coğrafyanın kaderi bizi, seçimlerimizi doğrudan belirliyor. Arda örneğin, kısmen rahat büyümüş, açlık, yoksunluk çekmemiş birisi. Şehirli orta sınıf insanı. Arda’nın Lora’yı zihinsel olarak anladığını söyleyebiliriz ama onu gerçekten kucaklayışında bir eksiklik var. İstiyor, arzuluyor, farkında; fakat yapamıyor. Çünkü onun hayatla kurduğu ilişki tutmaya, kavramaya, koparmaya dayanmıyor. Ancak belli eşikler aşıldıktan, toplumsal koşullar Arda’yı Lora’yla bir noktada eşitledikten sonra bazı şeyleri değiştirebiliyor. Lora içinse durum böyle değil. Lora’nın sızıları var, masalların bize anlattığı gibi kuşaktan kuşağa aktarılan yaraları var. Bunlarla mücadele ederek var etmiş kendini. Bu yüzden daha tutkulu; daha mücadeleci. İkisinin uykuları, rüyaları bile farklıdır.
Arda’nın annesine Diyarbakır’a gittiğini söylediği bir bölüm var; “Ne işin var orada?” gibi bir tepkiyle karşılaşıyor. İstanbul ve Diyarbakır’ın sizdeki karşılığı ne?
İstanbul benim doğduğum, büyüdüğüm, yetiştiğim ve bütün hikâyelerimin döndüğü şehir. Damarlarıma sinmiş, istesem de kopamam. Şu an kısmen İstanbul’dan uzakta yaşıyorum ama içimdeki İstanbul duygusu hiç eksilmiyor. Hem hayatımın hem de edebiyatımın merkezinde duruyor.
Diyarbakır’la ilişkiniz nasıl başladı?
İlk kez 2000’lerin başında ilk kitabımın çıkışı vesilesiyle, bir sivil toplum kuruluşunun davetlisi olarak gitmiştim. Şehrin kendine özgü ruhu, ayak bastığım ilk andan itibaren beni çok etkiledi. Sonra da defalarca gittim. Orada çok yakın arkadaşlarım var artık. Diyarbakır sizin hakkınızda çok şey bilen ama kendi sırlarını söylemekten geri duran bir şehir. İçimde hep o sırları keşfetme arzusu oldu.
Kitabı yazarken de gittiniz mi?
Evet, yazım sürecinde de gittim. Romanda geçen mekânlar zaten iyi bildiğim, sık dolaştığım yerler. Son gidişimde bazı detaylar için tekrar gezdim, videolar çektim, orada yaşayan arkadaşlarımla tekrar konuştum.
Genel olarak yazma süreciyle kurduğunuz ilişkiyi merak ediyorum. Ülkede sürekli bir şeyler oluyor; politik gündem, şiddet, adaletsizlik… Bütün bunlar yazdıklarınızı ve ruh hâlinizi nasıl etkiliyor?
Kuruluş dönemlerinden bu yana istikrarın olmadığı bir toplum düzeninde yaşıyoruz; darbelerle, krizlerle, olağanüstü hâllerle örülmüş bir tarih bu. Böyle bir yerde yaşarken insan ister istemez “normalmiş gibi” yapmak zorunda kalıyor. Çünkü başka türlü yaşamak mümkün değil. Ya bu hengâmenin içinde kavrulacaksınız ya da hayatta kalabilmek için her şeye rağmen yazmaya, çalışmaya, üretmeye devam edeceksiniz.
Ama bu “normalmiş gibi yapma” hâli de oldukça yıpratıcı bir şey…
Evet, bir o kadar da acı verici. Çünkü aslında normal olmadığını biliyorsunuz. İçinizde büyük bir çaresizlik, bir imkânsızlık hissi var ama aynı zamanda hayata tutunmanın tek yolu da bu. Bu yüzden utanç duyuyorsunuz, mahcubiyet hissediyorsunuz. Bu durum ister istemez bir yorgunluk, bir bıkkınlık ve zaman zaman da anlamsızlık duygusu yaratıyor. Bu duygu benim hayatımda hep vardı.
Size bu anlamsızlık hissi geldiğinde ne yapıyorsunuz?
Yaptığım işe dönüyorum, yani edebiyata tutunuyorum. Şunu öğrendim: Bir şeyler yapmak için derin anlam arayışlarına girmek, büyük umutlar beslemek gerekmiyor. Mücadele etmek için umut şart değil. Lora da bir şeyleri değiştireceğine inandığı için mücadele etmiyor; bu onun hayatla ve vicdanıyla kurduğu bir ilişki. Bir görev değil, bir varoluş biçimi. Umudun büyük, parlak hedeflerle anılması gerekmiyor. Böylesi bizim gibi ülkelerde devamlı hayal kırıklığını da beraberinde getiriyor. Daha sürdürülebilir olan kendinizi ve dünyayı az da olsa değiştirebilme ihtimaline tutunmak, ısrar etmek.
Bu noktada edebiyat sizin için neye dönüşüyor?
Edebiyat benim için çaresizliğin imkâna dönüştüğü, bugünün dertlerinin zamansızlığın büyük atlasında önemini yitirdiği, yarıklardan sızdığınız, derelerden aktığınız, kendi kendinize çoğaldığınız, rüyalarınızdan kemik gibi hakikatler yarattığınız bir büyülü alan. Tanrıların esas ülkesi. O ülkede çok mutlu oluyorum. Yaşamayı en çok sevdiğim coğrafya orası. Çünkü bana özgürlük vaat ediyor.
Yazarken, “böyle olsa daha güzel olur” dediğiniz yerlerde, hikâyenin “olması gereken” kendi matematiği arasında bir çatışma yaşıyor musunuz?
Elbette yaşıyorum. Yazmak tamamen huzurlu, acısız bir alan değil. Çok haz duyduğum, yazarken kendimi gerçekten bulutların üstünde hissettiğim zamanlar oluyor. Ama bir yandan da işin teknik tarafı, dışarıdan bakabilme gerekliliği ve ortaya koyduğunuz yapıtın sizi temsil etmesinin sorumluluğu var. Siz hayalinizdeki dünyayı anlatacaksınız ama bunu başkalarının değerlendirmesine açacaksınız. İşte o denge insanı zaman zaman zorluyor. Her Şey Normalmiş Gibi politik göndermeleri olan, çok katmanlı bir kitap. Haber metinleri, filmler, masallar gibi farklı anlatım tarzları var. Bütün bu katmanların, farklı dil dünyalarının arasında savrulmadan, dağılmadan, yönünü kaybetmeden, maksadını aşmadan sağlam bir yapı kurmak ciddi bir emek istiyor. Bu açıdan Her Şey Normalmiş Gibi’nin üzerinde en çok çalıştığım kitabım olduğunu söyleyebilirim.
Bir kitaba başladığınızda sonunu baştan biliyor musunuz, yoksa yol boyunca mı şekilleniyor?
Yazmaya başlamadan önce neredeyse her şeyi biliyorum. Yaklaşık bir yıl boyunca notlar alıyorum, karakterleri düşünüyorum, yan karakterleri, mekânları kuruyorum. Romanın temel dönüşümlerini, nereye varacağını, karakterlerin nasıl gelişeceğini baştan tasarlıyorum. Yazarken bazı detaylar değişebiliyor; bazı şeyler daha çok parlıyor, bazılarından vazgeçiyorum. Ama iskelet belli. Yazmaya başlamadan önce başlangıçla son arasındaki yolu zihnimde yürümüş oluyorum.
İlk kitabınız 2001 yılında yayımlandı. Aradan geçen zamanda okurla kurduğunuz ilişki nasıl değişti?
Yazar okur ilişkisi o yıllardan bu yana çok değişti. Yazmaya başladığım yıllarda okurla doğrudan bir ilişki imkânı pek mümkün değildi. Sosyal medya yoktu; gazeteler ve televizyonlar ne kadar yer verirse o kadar görünürdük. Okurdan gelen geri dönüşler nadiren, çoğu zaman yayınevine yazılan mektuplarla olurdu. Daha yalnız, daha izole bir hâli vardı bunun.
Bu izolasyon iyi hissettiren bir şey miydi?
Bir yanıyla öyle. Okur daha soyut bir kavramdı. Yazdıklarımızın nasıl karşılandığını tam olarak bilmezdik. Bu da bir yandan yalnızlık duygusu yaratırken diğer yandan yazma anında kim ne düşünecek diye dertlenmeden daha büyük bir özgürlük alanı sağlardı. Bugün ise sosyal medya sayesinde mesafe çok azaldı. Okur grupları, kitap kulüpleri yani okurla doğrudan karşılaştığımız alanlar da çoğaldı. Yazdıklarınızın yankısını doğrudan görmek bir yandan güzel bir şey. Ama bunun başka bir etkisi de var: Yaptığınız üzerine söz söyleyen, yorum yapan binlerce ses duyuyorsunuz. Ve yeni bir şey yazmaya başlarken o seslere kulaklarınızı tıkayıp kendi iç sesinize odaklanmanız gerekiyor. Bir kitap yayımladıktan sonra bir süre yeniden yazamıyorum. Ancak kendi kendime kaldığımda, kafama doluşan sesler sustuğunda yeniden yazıya dönebiliyorum.
"Hrant'ın arkadaşları yaşayan bir bağ"
Hrant Dink’le ilişkiniz nasıl başladı; “Hrant’ın arkadaşları” dediğiniz bağ sizin için ne ifade ediyor?
Hrant’ı aslında çok küçükken tanımış olabileceğimi sonradan fark ettim. Bakırköy’de büyüdüm; deli gibi kitap okuyan bir çocuktum ve sık sık Beyaz Adam Kitabevi’ne giderdim. Orada bana sürekli kitap öneren bir adam vardı. Yüzü, elleri, ifadesi hâlâ aklımda. O Hrant’tı ama o zaman bunu bilmiyordum. Bakırköy’de başka kitabevi yoktu; tüm çocukluğumda, gençliğimde hep oraya gittim.
Sonrasında da Hrant’la çeşitli vesilelerle yollarımız kesişti. Agos’un çıkışının, Hrant’ın konuşmalarının ve sonrasında başına gelenlerin doğrudan tanığıyım. O dönemlerde çeşitli ortamlarda karşılaşır, konuşurduk; hatta senaryo yazdığım zamanlar birlikte bir şeyler yapmayı da önermişti. Ortak çevrelerin insanlarıydık. Hrant’ın vurulması, göz göre göre gelen, korkunç bir cinayetti. Onu şahsen tanıyan tanımayan herkesi çok derinden sarstı. Sanki yalnızca bir insanı değil, kendi varlığımızdan, kendi tarihimizden bir parçayı kaybetmiştik Cenaze günü hepimiz için çok sarsıcıydı. Binlerce insan aynı derin yas duygusuyla yürüyordu. Sonrasında yıllarca davaları izledik; her 19 Ocak’ta anmalar için bir araya geldik. Zamanla bu anmaları birlikte örgütleyen bir grup oluştu. Çeşitli nedenlerle, hastalık, göç, iş güç durumları, insanlar değişti, yenileri geldi. Çok daha genç kuşaktan arkadaşlar aramıza katıldı. Zaten “Hrant’ın arkadaşları” dediğimiz şey, sabit bir yapıdan çok yaşayan bir bağ. Hrant’ın hikâyesini, Türkiye tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri olarak görüyorum.

