#İstanbul
Türkiye'de yaşayan Rus kadınlar İstanbul'a kitap yazdı
Evlilik yoluyla Türkiye’ye yerleşen Rusların sayısı, resmi kayıtlara göre iki yüz bine ulaştı. Büyük bölümü kadın ve ağırlıklı olarak İstanbul ile Antalya’da yaşıyorlar. Neredeyse hepsi profesyonel olarak bir işle meşgul. Aralarında doktorlar, akademisyenler, psikologlar, filologlar, mimarlar, mühendisler, sosyologlar var.
Farklı şehirlerde yaşıyor olsalar bile, sosyal medya ağları üzerinden birbirleriyle bağlantı halindeler. Hayatları sadece aileleri ve yaptıkları işlerle sınırlı değil. Rusya’da olduğu üzere Türkiye’de de kültür ve sanat hayatlarının ayrılmaz bir parçası. Edebiyat kulüpleri kurmuşlar, farklı mekanlarda bir araya gelerek şiir geceleri düzenliyorlar, kitaplar yayımlıyorlar.
Edebiyat Kulübü’nün kurucusu ve koordinatörü, psikolog İrina Aka öncülüğünde buluşan Rus kadınlar, kısa süre önce #İstanbul ismiyle bir kitap kaleme aldı. İçinde, 21 amatör yazarın İstanbulla ilgili deneyimlerini, duygularını aktardığı hikaye, şiir ve makaleler var. Aka bu kitabın İstanbul’a bir vefa borcu olduğunu söylüyor. Rusça ve Türkçe iki dilde yayımlanan kitap, Abaküs etiketiyle raflara çıktı. Orijinali Rusça olan anlatıları, Yeditepe Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencileri Türkçe’ye tercüme etti.
Detayları, Aka’nın yanı sıra özel bir üniversitede akademisyenlik yapan Svetlana Özgür ve filolog Olga Söğütçü ile konuştuk.

“Bir asır sonra yine buradayız”
İrina Aka uzun yıllar önce Moskova’da eşiyle tanışmış ve Müslümanlığı kabul ederek Türkiye’ye yerleşmiş. Kelimenin tam anlamıyla şehre aşık. Gelir gelmez yaptığı ilk iş Edebiyat Kulübü’nü kurmak olmuş:
“İstanbul’a yerleştiğimde Rusça kültürel aktiveler yoktu, fikir tartışması yapacağımız ortamlar yoktu. Bu nedenle kulüp kurmaya karar verdim. Rusya’da bu bir kültür… Her ay bir yazar seçiyoruz ve onun üzerine tartışıyoruz. Birlikte etkinliklere gidiyoruz, Rusça şiirler okuyoruz. Sosyal ağlar üzerinden haberleşiyoruz.”
Zaten #İstanbul kitap projesinin fikri de kulübün düzenlediği yaratıcı atölye çalışmasından doğmuş: “Atölyemize filologlar, blog yazarları, yazar adayları ve gazeteciler katıldı. Birbirinden ilginç şiirler, hikayeler ve düz yazılar ortaya çıktı. İlk projemiz #Istanbul oldu. Herkes İstanbul’la ilgili bir şeyler kaleme aldı.”
Bolşevik Devrimi’nin hemen ardından canlarını kurtarmak için Türkiye’ye gelen Beyaz Ruslara vurgu yapan Aka, bir asır sonra yeniden bu topraklar bize kucak açtı, yuva verdi diyor ve ekliyor: “İstanbul sihir ve büyüyle dolu mistik bir kent. Bize kalbini açan bu kadim şehre bu kitapla bir vefa borcunu ödüyoruz.”
Beni korkutmuşlardı
Türkiye’ye gelmeden önce ülkeyle ilgili hiçbir şey bilmediğini hatta endişeleri olduğunu belirten Aka şöyle devam ediyor: “Türkçe tek kelime bilmiyordum, açıkçası Rusya’da biraz beni korkutmuşlardı. Burada başıma bir şey gelecek sanıyordum ama hiç de öyle olmadı. Sadece müstakbel kaynanamla ilk kez pazara çıktığımız günü hatırlarım. Bana bir şeyler soruyordu ve ben her şeye utangaç bir şekilde kafamı sallayarak evet demeye çalışıyordum.”
İlk yurtdışı seyahat İstanbul'a
Svetlana Özgür de Aka gibi evlilik yoluyla Türkiye’ye yerleşenlerden. Eşiyle Kırgizistan Bişkek’te tanışmış. İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde akademisyen şimdi. Rus diline Türkiye’de büyük ilgi olduğunu söyleyen Özgür, bağlı bulunduğu üniversitede Rus Dili ve Edebiyatı eğitimi verdiğini söylüyor. Aynı zamanda profesyonel bir rehber.
Kitaptaki anlatısının başlığı ‘Tamam’. İstanbul’a geliş serüvenini son derece canlı bir üslupla aktarıyor. 22 yaşındayken ilk kez yurtdışına çıktığını ve ilk durağının İstanbul olduğunu söyleyen Özgür, bu seyahatin kendisini çok heyecanlandırdığını anlatıyor: “Hem yabancı bir ülke görecektim hem de kayınvalidemle tanışacaktım. Deyim yerindeyse bacaklarım titriyordu, Rusça’yı bile unutuyordum. Bereket versin ki eşim Rusça biliyordu. Otelde kalmak istiyordum ama eşimin annesinin evinde bana ayrılan odada kaldım. Sonrasında adalara, müzelere gittik ve İstanbul’u sevmeye başladım.”
Svetlana Özgür’ün Türkiye’ye geldiği yıllarda, Rus kadınlarına karşı önyargı ve kalıplaşmış etiketler vardı. Acaba o da bu tip önyargılara muhatap olmuş muydu?
“Evet, Türkiye’de bavul ticareti yapan Rus kadınlar ‘Nataşa’ olarak adlandırılıyordu. Hiç unutmam, Osmanlı-Türk Mutfağı kurslarına gidiyordum o sıralarda. Üstten bakarak ‘Ha sen de mi Russun?’ diye sordular. Ben de onlara akademisyen olduğumu söyledim. Üniversitede dersler sırasında okuduğumuz edebi eserlerde Nataşa ismi çıkıyor karşımıza bazen. Öğrencilerim beni üzmemek için ismi telaffuz etmiyor. Ben de onlara Nataşa isminin Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ romanındaki Natalya isimli karakterin kısaltması olduğunu anlatıyorum…”
İstanbul'un sırları
Olga Bukoskaya-Söğütçü ise bir profesör. İstanbul’a ilk kez, öğretim görevlisi olarak gelmiş. İlk dikkatini çeken, şehrin kedileri olmuş. Öğretmen olduğunu söylediğinde Türkiye’de hep saygı gördüğünü söyleyen Söğütçü, “İlk ziyaretimin üzerinden 14 yıl geçti. O zamandan beri bu muhteşem şehirde yaşıyorum. Tarihine, mimarisine ve güzelliğine hayranım” diyori.
#Istanbul projesinin kendisi için önemine değinen Söğütçü, Almanya’daki Türklerin kültürünü devam ettirmek için yaptıklarına saygı duyduğunu anlattı: “Aynı onlar gibi Rus kadınlar da Türkiye’de kültürlerini devam ettirmek istiyor. Bu yüzden organizasyonlar düzenliyoruz. Kitapta yer aldığım için mutluyum.”
Söğütçü’nün kitaptaki yazısı, ‘Kitap Alın’ başlığını taşıyan bir anı. 2009'un güneşli bir Nisan günü ikinci kez İstanbul’a gelir. Sultanahmet’e gitmeye karar verir. Şehir her zamanki gibi kalabalıktır. Bir anda arkasında genç bir adam belirir ve ‘Hello Madam’ diye seslenir. Genç adamın kucağında bir sürü kitap vardır. Söğütçü etkilenir ve İngilizce konuşmaya başlarlar. Kendisine kitap almasını teklif eder, dayanamayıp bir gezi rehberi alır. Adam o gün ona rehberlik de eder fakat Söğütçü adını öğrenemez ve masal kahramanı Alaaddin’in adını uygun bulur. Karşılaşmanın üzerinden 14 yıl geçmesine karşın daha dünmüş gibi aktarır. Ve anlatının bitiminde kendisine şunu itiraf eder: “Sanırım İstanbul’a duyduğum sevginin en büyük nedeni, benimle şehrin sırlarını ve güzelliklerini cömertçe paylaşan o genç adamdı…”
Araç kullanmak ve balık sürüsü
Yekaterina Braun kitapta ‘Akıldan geçene dikkat etmeli çünkü akla gelen başa gelir’ atasözünden hareketle bir yazı kaleme almış. Braun İstanbul’a ilk geldiğinde dikkatini çeken ayrıntı trafik olmuş:
“(…) İstanbul’da araba kullanmak, balık sürüsünün içinde olmak gibiydi. Bu şehirde, trafik kurallarını bilmek yeterli değildi. Arabaların arasında rahatça ilerlemek için ‘sürü’ dinamiğini hissetmek ve içgüdüsel olarak akışa uyum sağlamak gerekli.”
‘İstanbul'da deniz yok ki’
Tatyana Burlakova’ysa ‘Yeniçeriler Boğaziçi’nin boğazını yarıp geçerler’ isimli anlatısında Moskova’dan İstanbul’a yola çıkmaya karar verdiğinde arkadaşıyla yaşadığı bir anıyı anlatıyor. “İstanbul’a gideceğim için gururlanıyordum, arkadaşıma söyledim, sonrası ilginç bir diyaloğa dönüştü” diyen Burlakova şöyle devam etti:
“’İstanbul mu, görmediğin bir şey kaldı mı orada?’.. ‘Hiçbir yer görmedim, ilk kez gidiyorum’ diye yanıtladım. Marmara Denizi’ni görmeyi arzuladığımı söyledim. Arkadaşım bana gülümseyerek ‘Deniz mi?’ diye sordu ve şöyle devam etti: ‘İstanbul’da deniz yok ki!’”

