Masumiyet Müzesi – I
Aşkın sahibi kimdir?
Bazı romanlar aşkı anlatmaz; aşkın iktidarını ifşa eder.
Bazı romanlar masumiyeti değil, masumiyet anlatısının şiddetini gösterir. Bir şehir gibi: içine girersin, çıkmak zorlaşır. Bazı romanlar bitmez; insanın içinde sürer. Orhan Pamuk'un 2008 tarihli "Masumiyet Müzesi" öyle bir romandır: İster bir aşk hikâyesi sanın ister bir takıntı metni olduğunu düşünün… Sonunda hep aynı kapıya çıkarsınız: Bu metin, aşkı anlatırken esas olarak aşkın kimin elinde “hikâye”ye dönüştüğünü anlatır.
Ve tam burada soru değişir. “Ne oldu” değil, “Kim oldu?” sorusu belirir.
"Ben olmasam o kimdi?”, “Ben onu adam ettim”, “Benim sevgim yeter”. Erkeklik çoğu kez sevgiyi değil, sahiplenmeyi kutsar. Asıl mesele belki de bu dili bozabilmektir. Orhan Pamuk o dilin şifrelerini sergiler.
Aşk kimin elinde hikâyeye dönüşür?
Masumiyet Müzesi'nin baş karakteri Kemal’i yalnızca “takıntılı bir âşık” olarak okumak eksik kalır. O, aynı anda sınıfsal geçiş döneminin çocuğu, narsistik kırılma yaşayan bir erkek, kaybı nesneleştirerek kontrol etmeye çalışan bir koleksiyoner ve acısını estetikleştiren bir anlatı kurucusudur.
“Aşk dediğin biraz da sahip olmaktır” sözü boşuna söylenmez. Sanki sevgi, karşı tarafın varlığını, özgürlüğünü tanımak değil de onu kendi merkezine yerleştirmekmiş gibi. "Masumiyet Müzesi" tam da bu cümlenin içini açar.
"Masumiyet Müzesi", yıllarca “büyük aşk” eseri olarak anıldı. Şubat ortasında gösterime giren dizi uyarlamasıyla birlikte bu algı güçlendi: Melankolik bir adam kaybettiği kadının eşyalarını biriktirir, bir müze kurar, ömrünü ona adar.
Kemal gerçekten Füsun’a mı âşık, yoksa kendi aşk anlatısına mı?
Türkiye’de erkekliğin sık tekrar eden refleksi şudur: Kadına değil, kendi acısının şiirine tutunmak. Kadın gider, erkek anlatı kurar.
Kemal ile Füsun arasındaki ilişki yalnızca erotik değil, sınıfsaldır. Kemal: Nişantaşı burjuvazisi, Batılılaşmış elit. Füsun: Alt sınıfa yakın, kırılgan bir faydır.
Füsun evlendikten sonra Kemal’in onu “bekleyişi” romantik görünebilir ama beklemek de bir ayrıcalıktır ve Füsun’un hayatı Kemal kadar seçenekli değildir. Füsun hem erotik nesne hem de “ulaşılabilir” bir alt sınıf figürüdür.
Seçilmiş olma hakkının çöküşü
Kemal’in başlangıç konumu güvenlidir: Sibel’le evlilik statünün sürekliliğidir. Asıl kırılma Füsun’un onu terk etmesidir.
Kemal seçen taraftır, terk edilen değil.
Füsun’un yokluğu egosunda bir çatlak açar. Aşk sevgi olmaktan çıkar; yaralı üstünlüğün restorasyonuna dönüşür.
Kaybı düzenlemek: Eşya, beden, hikâye
Füsun kaybolduğunda Kemal yas tutmaz. Toplar. İzmaritleri, küpeleri, bardakları…
Topladığı şeyler eşya değil, bedenin yerine geçen protezlerdir. Bir izmarit dudak izi olur, bir bardak ağız izi. Aşk bir insana duyulan özlem olmaktan çıkar; özlemi sürdürebilmek için kurulan bir sisteme dönüşür. Ve o sistemin dili eşyadır. Çünkü eşya susar. İtiraz etmez. Gitmez.
Kemal’in müzesi Füsun’un varlığını değil, dondurulabilir hâlini sever. Müze bir mahkeme tutanağı gibi çalışır: “Kanıt var.” Ama kanıtlanan Füsun’un sevgisi değil, Kemal’in takıntısının meşruiyetidir.
Müze bir “hikâye sigortası”dır. Füsun yoktur ama hikâye vardır. Füsun konuşmaz ama vitrin konuşur.
Bu yüzden müze hafıza değil; hafıza üzerindeki iktidardır.
Aşk bir kadına duyulan bağlılık değil; anlatıyı ele geçirme biçimidir.
Feminist sinema teorisyeni ve film yapımcısı Laura Mulvey’nin “erkek bakışı” tam da buradaki Kemal’i anlatır: Erkek özne bakar, kadın nesne olur. Füsun’un sesi romanda sınırlıdır; müzede yoktur. Temsil edilen Füsun değil, Kemal’in yorumudur.
Kemal’in en büyük ısrarı Füsun’u sevmek değil; onu hikâyesinde tutmaktır. Çünkü erkeklik çoğu zaman kadına değil, kendi anlatısına âşıktır. Kadın yaşarken zordur, öldüğünde ise kolay bir temsile dönüşür.
Bu noktada Kemal yalnızca bir âşık değildir. Kendi travmasının yöneticisidir. Müze de iyileşme değil, düzenlenmiş acıdır.
Kemal’in asıl meselesi zamandır. Yas kaybı kabul eder, melankoli kaybı içine alır.
Kemal melankoliye yerleşir. Aynı ev ziyaretleri, aynı tekrarlar… Zaman ilerler. O askıda kalır.
Gelecek kuramayan özne geçmişi mekâna çevirir. Müze, objeyi yerinde bırakmak yerine çivilemektir.
Ölüm ve sabitleme
Füsun’un ölümüyle her şey sabitlenir. Artık değişim yoktur. Yüzleşme yoktur. Aşk en “saf” haline ölümden sonra ulaşır. Bu romantik değil; patolojiktir.
Kemal bir “büyük âşık” mı, yoksa kaybı kabullenemeyen bir koleksiyoner mi? Belki ikisi birden.
Ama kesin olan şu: Onun aşkı bir kadından çok zamanı geri çevirme arzusudur.
Ve hiçbir insan zamanı geri çeviremez. Bu yüzden insan bazen içinde bazen dışında müzeler kurar. Vitrinde saklamayı seçtiğimiz şey bazen durduramadığımız kaybın akışıdır, bazen de camın ardında durduğunu sandığımız, artık dönmeyecek olan aşktır.
Zamana iz bırakan o şeyi camın arkasına yerleştiririz. Yürümeyen zamanın yerine koyduğumuz o vitrinlere müze deriz.

