“Yeni” ırkçılık
Kürt illerinde gözaltında kayıpların, faili meçhullerin, köy yakmaların yıllarıydı 90'lar. Demokrasi Partisi’nin (DEP) yalnızlaştırıldığı ve ağır saldırı altında olduğu yıllardı.
Birbirimizi tanıyan, hemen çoğumuz sosyalist gelenekten bir grup kadındık.
Savaşa, yükselen Kürt düşmanlığına, ırkçılığa, milliyetçiliğe karşı isyanımız vardı.
Toplumun Kürt olmayan kesiminden bir ses yükselmesi için bir şeyler yapma isteğimiz bizi bir araya getirmişti.
F tipi cezaevleri uygulamasının ilk işareti niteliğindeki 1 Ağustos 1989 genelgesi ve tutukluların Eskişehir cezaevine nakilleri sırasında iki kişinin ölmesi üzerine 9 Ağustos 1989 Çarşamba günü, siyahlar giyen feminist kadınlar Cağaloğlu Meydanı’nda yere yatarak yolu bir süre trafiğe kapatmıştı.
Bir araya gelmemizde böylesine canlı hareketlilik sergileyen feminist kadınların ve İHD’nin insan hakları ihlallerini takip etmekteki kararlılığının etkisi büyüktü.
4 Eylül 1993’te Mardin DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere gittiği Batman’da vurularak öldürülmesinin ardından DEP İstanbul İl Örgütünü ziyaret ederek, dayanışma amacıyla üye olduğumuzu hatırlıyorum.
Kürtlere yönelik ırkçı şiddet ve ayrımcılık örneklerine duyulan isyanla 9 Mart 1994’te Cumhuriyet gazetesine verilen ilanda, “Biz Kürt olmayan kadınlar, nüfus kağıtlarımızın bize verdiği ayrıcalıktan utanç duyuyoruz” deniyordu.
Sonra cep telefonlarının olmadığı o dönemde ev ve işyerlerimizin telefonlarından haberleşerek o hafta neresi uygunsa, nereyi bulursak orada toplanmaya başladık.
Bu toplantılarından birinde grubun bir ismi olması tartışıldı ve bugün adını her andığımda burnumun sızladığı, içimin yandığı, 2023 yılında kaybettiğimiz sevgili arkadaşımız Semra Somersan’ın önerisiyle grubun adı “Arkadaşıma Dokunma!” oldu ve bu adla başlattığımız kampanya yaygınlaşmaya başladı.
Express, ardından Leman dergileri, sayfalarını kampanyaya açarak destek sundular. Artık her yerde, insanların toplu olarak bulunduğu her makânda rozetlerimizi, broşürlerimizi dağıtıyorduk.
1996 TÜYAP Kitap Fuarı’nda stant kurduğumuzu, rozetlerimizi, kitap ayraçlarımızı, broşürlerimizi sergilediğimizi ve bir defter açtığımızı hatırlıyorum.
Tam da o günlerde Steven Spielberg’in "Schlindler’in Listesi" adlı filmi gösterime girmişti. Kuşkusuz acılar arasında kıyaslama yapma ve bir hiyerarşi kurma amacıyla değil sadece yanı başımızda yaşanan ırkçılığa dikkat çekmek amacıyla filmin gösterildiği Beyoğlu Fitaş Sinemasına gitmeye karar verilmişti. Bir grup arkadaşımız rozetleri, ayraçları, broşürleri içine koydukları sepetleri ile sinemaya gitmiş, ara verildiğinde filmden çok etkilendikleri belli olan seyircilere rozet, ayraç ve broşür dağıtmaya başlamışlar.
Seyircilerin hemen hepsi dehşet içinde bakmış arkadaşlarımıza ve “Türkiye’de ırkçılık mı var yani?”, “Güney Afrika mı burası?” gibi sorularla tepki göstermişler.
Tepki gösterenlerin, klasik anlamda birer ırkçı oldukları söylenemez elbette. Çünkü sanırım onlar ırkçılık dendiğinde sadece “kafatasçılığı”, yani biyolojik ırk temelli ırkçılığı anlıyorlar. Irkçılığın bireysel önyargılardan ibaret olduğunu düşünüyorlar.
Irkçılığın yapısal ve sistemik bir sorun olduğunu yani yapısal eşitsizlikler üretmeye ve imtiyazlar dağıtmaya devam eden bir iktidar sistemi olduğunu görmüyorlar ya da görmezden geliyorlardı.
Aslında bu yapısal ve sistemik ırkçılığın kendilerine sunduğu imtiyazları görmüyorlar, daha doğrusu görmek istemiyorlardı. Bunun için oraya bakmıyorlar. Çünkü bakmak sorumluluk gerektirir.
Bugün de değişen bir şey yok hatta bu hâl, yani bakmamak, görmemek hâli artarak sürüyor.
Zira bakmak, devletin oluşum sürecinde gayrimüslim toplulukların soykırım yoluyla tasfiyesi ve ardından “Apartheid rejimine” tâbi kılınması süreçlerini görmeyi kaçınılmaz kılacaktır.
Irkçılığın Türkiye Cumhuriyeti açısından kurucu ve sistematik bir yapı haline geldiğini, Kürtlere yönelik ırkçılığın bu yapısal halin tezahürü olduğunu da görmeyi gerektirecektir.
Öte yandan kabul edelim ki başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır.
Çünkü dünyanın başka bir yerindeki ırkçılığa, sömürgeciliğe itiraz etmek hem daha bedelsiz hem de kendi devletinle olan göbek bağını illa kesmeni gerektirmeyen bir itiraz, sorumluluk gerektirmiyor, riski de yok.
Balibar’ın “ırksız ırkçılık” olarak tanımladığı “yeni” ırkçılık, klasik ırkçılıktan daha tehlikeli. Çünkü sıradan, günlük yaşamda, medyada, siyasilerin söylemlerinde her an karşımıza çıkıyor ve giderek normalleşiyor. Zamanımızda ırkçılık, cins, kültür, sınıf, inanç temelli pek çok ayrımcı biçimlerde kendini gösteriyor.
Ama özellikle son günlerde yaşanan Kürt düşmanlığının boyutları akıl ve izanla açıklanabilecek gibi değil.
Bazı kişiler cinnet hali yaşıyor gibi saldırıyorlar Kürtlere.
Suriye Kürtlerine yapılan saldırıları protesto etmek isteyenlere devlet güçlerinin uyguladığı şiddet akıllara durgunluk verecek düzeyde.
Ne yapılabilir sorusuna Amerikalı insan hakları savunucusu, filozof, hümanist ve yazar Angela Davis’in sözleriyle cevap verelim:
“Irkçı bir toplumda ırkçı olmamak yeterli değildir; ırkçılık karşıtı olmalıyız.”

