Unutmayan evler
Ev yalnız barındırmaz; hatırlar, saklar ve bazen de yarayı muhafaza eder. Joachim Trier’in 2025 Cannes’da büyük ilgi gören ve İstanbul’da da gösterime giren 'Manevi Değer' filmindeki ev tam da böyle bir varlık. Bir fon değil; tanık, vicdan ve sızı taşıyan bir özne. Bu yazının bu filmden yola çıkması tesadüf değil. Çünkü travma ve hafıza yalnız belli coğrafyalara ait değildir; ev, kayıp ve kırılma her yerde başka biçimler alsa da, onlara verilen insani tepkiler birbirine dokunur. Bazen başkasının hikâyesi, kendi içimizde saklı olana açılan bir kapıya dönüşür.
Filmi izlerken içimde çok tanıdık bir duygu uyandı. Çünkü bazı evlerin kolay unutmadığını biliyoruz. İçinde yaşansa da yaşanmasa da hafızası dağılmayan odalar var. El değiştirse bile hatırasını saklayan mekânlar… Ev bu yüzden yalnızca bir fon değil, hatırlamanın aktif bir öznesidir.

Film, yaşlı bir yönetmenin çocukluğunu geçirdiği eve dönerek annesinin trajedisini yeniden sahneleme arzusunu izler. Ancak bu, yalnızca onun hikâyesi değildir; geçmiş, kızlarının ve torunun bedenleri üzerinden yeniden taşınmak istenir. Nazilere direndiği için işkence gören ve intiharla hayatını sonlandıran annenin gölgesi, yıllar sonra bu eve dönen yönetmeni de içine çeker. Evi satmak bahanesiyle yaptığı bu dönüş, aslında geçmişe açılan bir kapıdır.
Tam burada Nicolas Abraham ve Maria Torok’un “kript”, yani “iç-mezar” kavramı geliyor akla. Onlara göre bazı travmalar doğrudan anlatılamaz; dil buna yetmez, zaman izin vermez, çünkü yasın zemini kurulamamıştır. Bu zemin kurulamadığında, dil ile anlatılamayan travma mekânda yankı bulur. Kişinin, ailenin, bazen bir topluluğun, hatta bir evin içinde bir iç-mezar gibi saklanır. Filmdeki ev de biraz böyle bir iç-mezar gibi: İçinde gömülü bir şey var ve tam olarak açılmıyor.
Travma doğrudan dile gelemediğinde onu taşıyacak bir forma ihtiyaç doğar. Sanat çoğu zaman böyle bir noktada devreye girer. Yarayı örtmek ya da parlatmak için değil; ağırlığı taşımayı mümkün kılan bir ifade alanı açtığı için. Fakat şu soru hep yerini korur: Bu ifade alanı her zaman dönüştürücü müdür, yoksa kimi zaman başkalarının kırılganlığını da içine katarak yeni bir yaralanma zemini mi yaratır?
Filmde evin içindeki yük yalnız hafıza düzeyinde kalmaz. Filmde bu gerilim görünür olur. Büyük kız filmde yer almayı reddeder. Küçük kız, oğlunun bu hikâyeyi taşımasından korkar. Yönetmenin seçtiği oyuncu, evin hafızasına ait olmadığını hisseder. Ev, içine gireni çağıran ve zorlayan bir hafıza alanına dönüşür.
Bir noktada yönetmen filmden vazgeçmiş gibi olur. Ev satılır ve yeni sahipleri tarafından beyazlatılmış, cilalanmış, neredeyse izsiz bir yapıya dönüşür. Fakat burada ilginç bir durum yaşanır: Ev boşaltıldıkça hikâye kızların iç dünyasında başka bir canlılık kazanır. Senaryoyu birlikte okuyup filme dahil olmaya karar verirler. Ama bu sefer bir farkla: Ev artık doğrudan “yara mekânı” değildir. Film stüdyoya taşınır. İç-mezar, evin içinde değil; sanatın kurduğu ara-uzamda stüdyoda çalışılmaya başlanır. Belki de gömülü kalanı bütünüyle açmadan ama tamamen de bastırmadan yüzeye çağırmanın en etik ve en dayanılabilir yolu budur.
Bu sahneler bana şunu düşündürdü: Ermeniler için her türlü sanatsal üretim çoğu zaman sadece bir sanat deneyimi değildir. Bazen doğrudan dile getirmenin mümkün olmadığı yüklerle, iç-mezarlarla kontrollü biçimde karşılaşmanın alanıdır. Her yara açılmaz; açılmamalıdır da. Bazı iç-mezarlar yalnızca sembolik düzeyde açılır. Freud’un “tekinsiz” dediği his tam burada belirir: Tanıdık olan şey ürpertici bir yüzle geri döner. Biberyan’ın “Hazine” öyküsünde olduğu gibi, bazen açılmaya başlayan bir mezarı yarı yolda kapatmak en iyisidir. Bazı yaralar bütünüyle açılmak için değil, yalnızca belirli bir yere kadar görünür olmak için vardır. Çünkü her şeyi açmak her zaman iyileştirmez; bazen kırılganlığı çoğaltır, yeniden yaralar. Şunu biliyoruz ki geriye her zaman bir hikâye kalır. Mesele o hikâyenin nasıl, kim tarafından ve hangi etik mesafeyle anlatılacağıdır.
Belki Manevi Değer’in söylemek istediği şey şu: Hatırlamak bazen gereklidir ama her zaman yeterli değildir. Biberyan’ın da eserlerinde çokça karşılaştığımız gibi bazı evler ve bazı hikâyeler insanların taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklenir. Yine de onlardan bütünüyle uzaklaşamayız. Belki tam açmadan ama tamamen de kapatmadan, o tekinsiz sınırda durmayı göze alarak… Çünkü bazen hakikate en çok, mezarın tamamen açılmadığı ama artık bütünüyle de gömülü kalmadığı tam o eşikte yaklaşıyoruz. Bu eşikte durmak, sadece filme değil, kendi hikâyelerimize de nasıl yaklaşacağımızı sorar.

