‘Çözüm sürecinin son 10 yılda olduğu şekilde devam etmesi imkânsız’

Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca süre gelen asilimasyoncu ve tektipleştirici etnisite rejimi, özellikle son seçimlerde ortaya çıkan seçim aritmetiğiyle yeni bir boyut kazandı. 2013’te Joseph Rothschild Ödülü alan ve Türkçesi İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Almanya, Rusya ve Türkiye'de Etnisite Rejimleri ve Milliyet’ kitabıyla bu alanın önde gelen uzmanlarından biri olduğunu kanıtlayan Koç Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Şener Aktürk’le Türkiye’nin etnisite rejimini ve seçimlerin bu rejime etkilerini konuştuk.

Etnisite rejimi derken neden bahsediyoruz?

Etnisite rejimi, devletin egemenliği altındaki vatandaşların etnik çeşitliliğine yönelik takip ettiği politikaların bütünüdür. Bir anlamda, devletin etnik-siyasal büyük stratejisine atıfta bulunuyor bu kavram.

Etnisite rejimleri arasındaki farklılıklar nelerdir?

Devletler etnisite rejimlerine göre üçe ayrılırlar. Bunu incelemek de, vatandaşın etnik kökeninin devlet politikasıyla ilişkili olduğu iki temel boyutta mümkün olabilir. Birincisi, devletin siyasal üyeliğe getirdiği sınırlar. Ayrımcı vatandaşlık yasalarıyla ve göçmen yasalarıyla etnisite bir vatandaşlık şartı olarak ön plana çıkarılıyor mu? Bunun cevabı evet ise, o rejim tek etnili olarak adlandırılır. Bu rejimler, ülke dışından sadece bir etnik kökenden insanların ülkeye gelmesini teşvik eder, diğer etnik kökenli insanları da ülkeden göndermeye çalışır. Bu rejimin siyasal, tarihsel ve paradigmatik örneği Almanya. Almanya’nın 1913 tarihli vatandaşlık yasası, sadece Alman etnik kökeninden gelenlerin Alman vatandaşı olabileceğini öngörüyordu. 2000’de değişen bu yasadan ötürü, 1980’lerde Almanya nüfusunun onda biri vatandaşlıktan mahrum olarak yaşarken, Almanya, Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve Almanca konuşamayan etnik Almanlara doğrudan vatandaşlık veriyordu. Bu rejim dışında kalan rejimler için de ikinci soru devreye giriyor. Eğer rejim farklı etnisitelerden insanlara vatandaşlık veriyorsa, onların farklılıklarını tanıyor, kurumsallaştırıyor veya etnik federalizm, etnik pozitif ayrımcılıkla teşvik ediyor mu? Etmiyorsa, o rejime asimilasyoncu, anti-etnik rejim diyoruz. Bu sorunun cevabı evet ise o rejimi çok etnili rejim olarak tabir ediyoruz. Anti-etnik rejimin en iyi örnekleri Fransa ve Türkiye iken, çok etnili rejimin en iyi örneği Sovyetler Birliği. Bu üç rejim de tarihsel süreç içerisinde krizler yaşadı ve değişimler yaşamak zorunda kaldı. Zaten şu rejim türü daha iyidir gibi bir yaklaşımım yok, zira üçünün de değişmek zorunda kalması, mükemmel diye adlandırılabilecek bir rejim türü olmadığını gösteriyor.

Bu rejimler hangi şartlar altında değiştirilir?

Bu değişimin bence üç koşulu var. Birincisi, bu rejimden rahatsız olan grupların siyasi temsilcilerinin iktidarda olması. İkincisi, etnisite ve ulus arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan bir söyleme sahip olmaları. Bu söylem, aynı zamanda kendi tabanını da ikna edebilir bir içeriğe sahip olmalı. Üçüncüsü ise bu değişimi yapmak isteyen hükümetin ezici bir çoğunlukla iktidarda yer alması, yani parlamentoda bıçak sırtı çoğunlukla bu rejimler değiştirilemez. Bu üç şartın da aynı anda, bir arada bulunması bu rejim değişikliklerini mümkün kılıyor.

Türkiye’de bu değişim nasıl yaşandı?

Türkiye’deki etnisite rejimine karşı tepki, 1950’den itibaren var aslında. Dolayısıyla Türkiye’de rejimin krizi sürekli ve 65 yıldır, asimilasyoncu rejime karşı bu tepkiler, bir şekilde Meclis’te kendini gösterdi. Bu tepki, ilk olarak rahatsız olan grupların ezici çoğunlukla Demokrat Parti’ye (DP) oy vermesiyle gerçekleşti. Ancak DP’nin bu tepkiye yönelik olarak rejimi değiştirmeye dair bir söylemi yoktu. Aynı zamanda, bu değişimin gerekliliğini geriye kalan çoğunluğa aktarabilecek bir ideolojiden de yoksundular. Türkiye tarihinde hakim etnik rejimi değiştirebilecek  ideolojik akımların başlıca iki farklı örneği ortaya çıktı. Birincisi, 1960’lardan itibaren yükselen sosyalizm ve ikincisi de siyasal partileşmesini daha sonra tamamlayan ve uzun vadede daha popüler olan İslamcılık. Sosyalist Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye genelinde aldığı oyların çok üzerinde oyları Kürt bölgesinden alıyor. 1965’te Diyarbakır, 1969’da Tunceli en çok oy aldığı iller. Aynı şekilde, Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP) ve Refah Partisi (RP), Adıyaman, Bingöl, Bitlis ve Mardin’de Türkiye ortalamasında aldığı oyları neredeyse üçe katlıyor. İslamcılığın din kardeşliği, sosyalizmin de halkların kardeşliği söylemi, bu anlamda karşılık buluyor. TİP’in de, RP’nin de kapatılma gerekçeleri arasında ‘etnik Kürt ayrımcılığı’ yaptıkları iddiası yer alıyordu. Fakat bu partilerin hiçbiri Meclis’te ezici bir çoğunluğa sahip olamıyor.  12 Eylül Darbesi’nin tepki duyulan anti-etnik rejimi 1930’lardakine benzer şekilde yeniden tahkim etmeye çalışması, çok daha radikal sonuçlar doğurdu. Sosyalist hareket bitirildi, Kürtlere yönelik şiddet iyice yükseldi ve PKK ortaya çıktı. 2002’yle birlikte, AK Parti, bu muhalif tepkinin esas taşıyıcısı haline geldi. Hem 75 kadar milletvekiliyle Kürtlerin çoğunluğunun temsiline sahip oldu, hem Kemalist tektipleştirici söylemin reddini dile getirdi, hem de ümmetçi söylemle kendi tabanını bu değişime ikna etti. Bununla birlikte ezici çoğunlukla iktidarda yer alması da AK Parti’nin anti-etnik rejimde değişim yapabilmesinin önünü açtı. Kürtçe yayın ve propaganda serbest bırakıldı, TRT Şeş açıldı, Kürtçe seçmeli ders olarak müfredata girdi, Andımız kaldırıldı ve çözüm süreci başlatıldı. Bunlar 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin en önemli etnik politika değişiklikleriydi.

Son seçimle birlikte, Kürt bölgesinde tarihte ilk defa Kürt siyasi hareketi ezici bir üstünlüğe sahip oldu. Etnisite rejimindeki değişim kapsamında bunu nasıl yorumluyorsunuz?

HDP’nin bu seçimdeki başarısı birbiriyle ilişkili üç boyutta ele alınabilir: İdeolojik, coğrafi ve her ikisiyle de kesişen Türkiyelileşme boyutuyla. Birincisi, ideolojik olarak, Kürt seçmenler 1970’lerden bugüne sol-sosyalist ve İslamcı siyasi akımlara gittikçe artan oranda rağbet gösteriyorlardı ve son 10-15 yılda İslamcı siyasetin Kürtler nezdinde popülaritesi etnik Kürt ve sosyalist siyasete göre daha yüksekti, fakat bu seçimde bu denge radikal bir biçimde tersyüz oldu. 7 Haziran 2015 seçimleri itibariyle Kürtlerin hepsi değil ama ezici çoğunluğu AK Parti’nin temsil ettiği İslamcı siyaseti de reddetmiş oldu. CHP’nin ve MHP’nin temsil ettiği ideolojiler ise Kürt seçmenler tarafından zaten çoktan reddedilmişti. Sosyalist ve etnik milliyetçi talepleri harmanlayan HDP, İstanbul’dan Iğdır’a, İzmir’den Hakkâri’ye kadar Türkiye Kürtleri arasında siyaseten rakipsiz hale geldi. İkincisi, coğrafi olarak 14 ilde birinci parti olup 12 ilde yüzde 50’yi aşarak HDP, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da baskın olduğu bölgeyi hem iki katına çıkararak genişletti hem de her bir ilde oy oranını arttırarak siyasi üstünlüğünü derinleştirdi. Oysa HDP çizgisinin geçmişte yüzde 50’ye ulaşabildiği iller Diyarbakır-Hakkâri koridoru olarak tanımladığım 4 veya 6 ilden ibaretti. Şimdi bu illerin sayısı 12’ye çıktığı gibi HDP, Diyarbakır, Mardin ve Van gibi çokkültürlü büyükşehirlerde bile yüzde 75 gibi çok partili demokrasilerde rastlanmayan cinsten hegemonik oy oranlarına ulaştı. HDP, toplamda aldığı 6 milyon oyun yaklaşık üçte ikisine karşılık gelen 3,9 milyon oyu Doğu ve Güneydoğu ve bitişiğindeki Çukurova yöresi illerinden aldı. Fakat üçüncü boyut Türkiyelileşme söylemine eşlik eden coğrafi demografik genişleme. Sonuçta HDP 6 milyon oyun üçte birine karşılık gelen 2 milyon oyu da Batı illerinden aldı ki, burada da aslında yaklaşık 1 milyon 750 bin oyun geldiği beş büyükşehir var: 1,1 milyon oyla İstanbul ve yaklaşık 670 bin oyun alındığı İzmir, Ankara, Bursa ve Antalya. Türkiyelileşmeyi coğrafi anlamda HDP’nin batı illerinde oy tabanı bulması olarak tanımlıyorsanız beş büyükşehirden alınan 2 milyona yakın oyla bu gerçekleşmiştir ve başarılı olmuştur diyebiliriz.

Sizce HDP Türkiyelileşmeyi başardı mı?

Eğer Türkiyelileşmeyi HDP’nin seçmen tabanında Kürt olmayanların ağırlık kazanması olarak tanımlıyorsanız, ki bence bu kavramla üstü kapalı olarak ima edilen budur, bu anlamda Türkiyelileşme henüz gerçekleşmiştir denilemez. Çünkü Batı illerinden gelen bu 2 milyona yakın oyun bile büyük çoğunluğunun etnik Kürt seçmenden geldiğini tahmin ediyorum. Üstelik Doğu illerinden gelen 4 milyon oyun ise neredeyse tamamının etnik Kürt oyu olduğunu varsaymak durumundayız. Öte yandan Aleviler başta olmak üzere Ermeniler de dahil bazıları sayıca az da olsa pek çok toplum kesiminden azımsanamayacak kadar oy aldı. Fakat HDP’nin ‘beyaz Türk’ tabir edilen kesimden aldığı oyun abartıldığını tahmin ediyorum. Mesela İstanbul’da Beşiktaş, Kadıköy, Şişli, Sarıyer, Beykoz, Adalar, Bakırköy ve Ataşehir gibi sekiz ilçede HDP’nin aldığı toplam oy 148 bin. Bu da azımsanacak bir oy değil, her ne kadar bir kısmının eskiden AK Parti’ye oy vermiş Kürtlerden gelmiş olma ihtimali varsa da. Ama bu oyların tamamı Kürt olmayan seçmenlerden gelmiş olsa bile HDP’nin İstanbul’da 1,1 milyon, Türkiye genelinde 6 milyon oy aldığını düşünecek olursak, oy yüzdesi olarak abartılacak bir ağırlığı olamaz “beyaz Türk” oylarının. Fakat HDP’nin medyadaki görünürlüğü, ulusal ve uluslararası meşruiyetinin sağlanması açısından önemli bir rolü olmuştur muhtemelen.

Bu denklem, çözüm sürecini nasıl etkiler sizce?

Bugüne dek Kürt açılımı ve çözüm süreci dediğimiz gelişmelerin zemini üç faktörün bir araya gelmesiyle oluştu: AK Parti’nin Kürt seçmenin yaklaşık yarısının oyunu alması, TBMM’de hegemonik bir çoğunluğa sahip olması ve açılımları seçmen nezdinde meşrulaştırmak için kullanılan İslamcı söylem. Bu seçimle beraber bu üç faktörün ilk ikisi kesinlikle ortadan kalktı, üçüncüsünün de durumu meçhul. Bu yeni siyasi ve ideolojik denklemde açılım ve çözüm sürecinin geçmiş on yılda olduğu şekilde devam etmesi imkânsız.


TBMM’de Alevilerin temsili hiç bu kadar yüksek olmamıştı

Aynı şekilde Alevilerin de Kürt siyasi hareketine yönelimi söz konusu. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Uzunca bir süredir Alevi seçmenlerin oylarının ezici çoğunluğunu CHP alıyor.  HDP bu seçimde bu durumu da değiştirmeyi ve CHP’nin Alevi seçmenler nezdindeki siyasi tekelini kırmayı denedi. Bu bağlamda, HDP’nin batıda en çok oy aldığı iki şehir olan İstanbul’un ve İzmir’in birer bölgesinde milletvekili aday listesinin başına Turgut Öker (İstanbul) ve Müslüm Doğan (İzmir) gibi tanınmış Alevi derneklerinin liderlerini koymuş olması önemli. Hatta İstanbul 3. bölgede de  4. sıradan tanınmış Alevi sivil toplum önderi Ali Kenanoğlu’nu aday gösterdi ki bu bahsettiğim üç aday da milletvekili seçildi. Dahası, CHP’nin geçen seçimde yüzde 50’nin üzerinde oy alarak her iki milletvekilini de kazandığı, Türkiye’nin çoğunluğu Alevi olan tek ili Tunceli’de bu sefer HDP yüzde 60 oyla her iki milletvekilini de kazandı. Öte yandan CHP de muhtemelen tarihinde en yüksek sayıda Alevi milletvekili adayı gösterdi seçilebilecek yerlerden. Geçmişte TBMM’de Alevi temsili çok düşüktü. Ama bu seçimde hem CHP hem de HDP’nin yukarıda özetlediğim manevraları sayesinde bu TBMM bugüne dek en fazla sayıda Alevi milletvekiline sahip oldu.  

Kategoriler

Güncel Gündem



Yazar Hakkında

1986 doğumlu. İnsan hakları, güncel politika ve tarih haberleri yapıyor.