O Halde Dans… Renk…!

MURAT CANKARA 

Beyin hücrelerimin azımsanmayacak kısmını, memleketimizde epey popüler bir tür olduğunu tahmin ettiğim ‘hunharca dans eden amca’ videolarıyla Yeşilçam senarist ve yönetmenlerinin dans alerjisini ve zaten yaratılıştan hafifmeşrep oldukları anlaşılan Bizanslıları oynattırırarak aşağılama merakını bağdaştırmaya çalışarak tükettim muhtemelen. İşim gereği okuma bahtsızlığına nail olduğum ‘tezli roman’ların muhafazakâr yazarlarını saymıyorum bile. Hiç dans edenle etmeyen, hanım hanım cumbadan sokağa bakanla rumba yapan bir olur muydu? Muhafazakâr olmayanlar içinse “İngilizler gibi dans edememenin” ezikliği vardı ki, gel de ölmeye yatma. İşte şimdi son bir gayret, bana kalan hücrelerle, tam da bu mevzuları kurcalamaya vesile olacak bir kitaba, Arzu Öztürkmen’in ‘Rakstan Oyuna: Türkiye’de Dansın Modern Halleri’ başlıklı kitabına değinmek istiyorum. 

‘Milli çağdaş folklorik bale’

‘Rakstan Oyuna’, içerikleri yer yer örtüşen ve bir makaleler derlemesi olduğu için az da olsa kendini tekrarlayan (Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen ve bence sevimsiz bir eğilim) üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde daha ziyade kavramlara (eğlence, oyun, dans etmek ve oynamak arasındaki ayrım vb.) ve erken Cumhuriyet dönemindeki eğlence kültürüyle bunun takip eden yıllardaki uzantılarına (balolar, okul müsamereleri, memur lojmanları ve dinlenme kampları, sünnet törenleri vb. ) yer veriliyor. Ayrıca Türk’ün bitmeyen çilesi ‘yerlilik ve millîlik’ arayışı da (ilk simit sarayı açıldığında sona ermeliydi) dans bağlamında ele alınıyor. Örneğin 1990’da, ‘Millî çağdaş folklorik bale’ (yazması bile zor) projesi kapsamında ‘Türk adımlı bale’ icat edilmeye çalışılırken sanatçıların bu girişimi protesto etmek için oturma eylemi yapacaklarını açıklamaları ve prova sırasında kullanılan davulu patlatmaları, neresinden baksak güzel hikâye. İkinci bölüm, ağırlıklı olararak, 16.-18. yüzyıl arasında Osmanlı şenliklerinde icra edilen dans biçimlerinin yazılı (surnameler) ve görsel (minyatürler) temsiline ayrılmış. Laf aramızda, minyatürlerde sık sık rastlanan ve şenliklerin mütemmim bir cüzü oldukları anlaşılan soytarı danslarının (alametifarikaları kıç sallamakmış zaar) hunharca ve erkekli-erkekli dans eden amcalarla ilişkisini (acaba süreklilik mi iyi yoksa kopuş mu?) kurmadan edemiyor insan. Bu bölümde Osmanlı/Türk modernleşmesinin dans ve modernlik arasında kurduğu ilişkiye ve kadının “beden terbiyesi”ne bakışına (fit kadın, arada birşeyler, sonra sağlıklı nesil, ve nihayet ulus) dair iki yazı da var. Üçüncü bölüm ise, Öztürkmen’in asıl uzmanlık alanı olan halk oyunlarının Cumhuriyet tarihi boyunca ‘millî bir tür’ olarak keşif ve icadına, kurumsallaşmasına ve değişimine ayrılmış. Kızlı erkekli (elleri ellerine değiyor) ve fakat yine de millî bir iş yapan gençlerimizin ve onlara kucak açan büyüklerinin (devletlûlar, halkevleri, üniversiteler, özel sermaye vb.) maceralarının anlatıldığı bu bölüm, yazarın daha önce basılan ve doktora tezinden yola çıkarak yazdığı ‘Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik’ başlıklı kitabına göbekten bağlı. Bu ilk kitap, ‘ulus inşasında folklorun işlevi’ meselesiyle uğraşıyor. Yani ulus haline gelirken bizi biz yapan şeyleri (folklor, bir halkın kendine -özüne diyeyim de tam olsun- yakışanı oynaması değildir de nedir?) nerede, nasıl aradığımızı; bunu bulacak kadar şanslıysak da sonrasında ne yaptığımızı kurcalıyor. ‘Rakstan Oyuna’ kitabının bu bölümünde ise benim için dikkat çekici iki nokta daha var: 1) Orta yaşlı gençlerin çoğunun, bir spor salonunun ismi olarak bildikleri Selim Sırrı Tarcan’ın bir ulusun temsili olarak dans fikrini somutlaştırma çabası ve zeybek oyununa bir ‘şekl-i medenî’ vererek Atatürk’ün takdirini kazanması; 2) 1970’lerde Alevi kültürünün temsilinin ‘protest bir duruş’ haline gelmesi ve semahın sol tarafından sahiplenilmesi. Bütün olarak bakıldığında, halk oyunları bağlamında şu ironiye dikkat çekiyor bu bölümde Öztürkmen: millî olanı, tam da onu ararken icat etmek!

‘Rum Papazdan Efsane Horon’

Tabii Anadolu halk kültürü deyince bunu yalnızca Türkler üzerinden okuyup, örneğin  ‘Gaziantep yöresi’ diye paketlemek (Öztürkmen böyle yapmıyor) epey problemli. ‘Rum Papazdan Efsane Horon’ videosunu izleyince (ki izlettirin de) kimilerinin kafa yanacaktır. Türkiye’de folklor, etnografi ve ulus inşası meselelerine girerken artık bunlara da değinmek, karşılaştırmalı çalışmalara girişmek gerek sanki. Üstelik bu topraklarda bu işi ilk kez yapanları da (Mesela Gomidas’a ve adını Latin harfleriyle onlarca değişik biçimde yazabileceğimiz Sırvantsdyants’a selam olsun) unutmamalı.

Rakstan Oyuna
Arzu Öztürkmen
Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
218 sayfa.