‘1 Haziran’da salgın açısından riskli bir döneme girdik’

Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala ile koronavirüs salgını sürecinde 1 Haziran’da başlayan yeni dönemin neler getirebileceğini konuştuk. Pala, ‘yeniden açılma’ olarak tanımladığı yeni döneme dair çok önemli uyarılarda bulunuyor ve "Bu süreç çok can sıkıcı sonuçlanabilir. 1 Haziran’daki bu ‘yeniden açılma’nın etkilerini Haziran’ın ikinci haftasında gözlemleyebileceğiz" diyor.

Koronavirüs salgını döneminde 1 Haziran itibariyle içine girdiğimiz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Salgının ortaya çıkmasının üzerinden 4 ayı aşkın bir süre geçti. Uzmanların ortak görüşü şu:  Eğer virüsün kendiliğinden hastalık yapma yeteneğinde bir azalma olmazsa, bir aşıyla bağışıklık yapma olanağı da henüz ortada olmadığı için, toplumsal bağışıklık gelişene kadar yaklaşık 1.5 yıl belki daha da fazla bir süre bu hastalık gündem oluşturmaya devam edecek. Bu gerçekliğin varlığında insanların “evde kal” çağrısına uymalarını beklemek gerçekçi değildi. Bizim ‘yeniden açılma’ dediğimiz böyle bir sürecin ortaya çıkması kaçınılmazdı. 

Ancak ‘yeniden açılma’ kavramına gelmeden önce bu salgının nasıl karşılandığı, hangi stratejinin izlendiği, salgının gerçekten kontrol altına alınıp alınmadığını değerlendirmek gerekir. Birçok ülke de bunu böyle yaptı. Türkiye açısından konuya bakacak olursak, ilk ‘yeniden açılma’ kararı aslında 11 Mayıs’ta AVM’lerin açılmasıyla başladı. O sırada karşımızda iki önemli sorun vardı. Büyük açık hava mekânları, örneğin parklar, yeşil yerler toplumun kullanımına açılmazken, AVM’ler gibi büyük kapalı alanlar kullanıma açıldı. Eğer bir ‘yeniden açılma’ programı önümüze konulacaksa öncelikle açık hava mekânları ve küçük kapalı alanlar açılmalıydı. Çünkü büyük kapalı alanlara giren çok sayıda insan o alandaki havayı solumak zorunda kalacakları için AVM’ler büyük risk taşıyorlardı. AVM’lerin açılmasıyla Türkiye erken bir ‘yeniden açılma’ kararı vermiş oldu. “Erken” diyorum çünkü 11 Mayıs’ta salgının kontrol altına alındığına dair elimizde güçlü veriler yoktu. Bundan bir süre sonra da 1 Haziran’da çok geniş kapsamlı bir ‘yeniden açılma’ devreye sokuldu. Toplu ulaşımda yüzde 50 uygulaması kaldırıldı. Şehirlerarası ulaşım başlatıldı. İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 1 Haziran itibariyle 24 ilde pek çok yerleşkede 50 binin üstünde yurttaşımız karantina altında. 30 bin kişi de aktif hasta olarak yaşıyor. Bu veriler bize salgının henüz kontrol altına alınmadığını söylüyor. Sağlık Bakanı da son günlerde sosyal medyadan yaptığı açıklamalarda salgının sürdüğünü ve dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor. Dolayısıyla 1 Haziran’daki ‘yeniden açılma’nın etkilerinin nasıl olacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz ama Türkiye bu sürece biraz erken girmiş gibi görünüyor. Üstelik izlenen strateji baskılama stratejisi değil, hastalığın etkisini azaltma stratejisi. Bu strateji çerçevesinde özellikle özel sektörde çalışan emekçiler hem çalışmak zorunda kaldılar hem de bedel ödediler. İş cinayetleri raporuna bakacak olursanız Nisan 2019’a göre Nisan 2020’de çok daha fazla emekçi hayatını kaybetti. Bunların yarısından fazlası da salgın nedeniyle hayatlarını yitirdiler. 

Henüz 1 Haziran’ın üzerinden birkaç gün geçti ama ilk gözlemleriniz neler? 
Kişisel gözlemlerime göre, toplumdaki risk algısı 1 Haziran’la birlikte daha da düştü. Türkiye’de toplumun risk algısı zaten düşüktü. Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, toplumun üçte birinden fazlası böyle bir hastalığın kendisine veya çevresine zarar vereceğine inanmıyordu. Bu şartlarda 1 Haziran’la birlikte sürecin daha da zorlaştığı kanaatindeyim. Örneğin ben dün yeniden açılan çok ünlü bazı kafelerin önünde insanların içeri girmek için kuyruğa girdiklerini, içeride de bırakın “2 metre mesafe kuralı”nı, 30 santim aralıklarla ve maskesiz olarak oturduklarına şahit oldum. Dolayısıyla bu süreç çok can sıkıcı sonuçlanabilir. 1 Haziran’daki bu ‘yeniden açılma’nın etkilerini Haziran’ın ikinci haftasında gözlemleyebileceğiz. 

Neden? 
Çünkü hastalık bir kişiye bulaştıktan sonra 4-5 gün içinde bünyede yayılıyor, altıncı günden itibaren de o kişi de gözlemlenebiliyor, 13-14 günde de biraz daha ayrıntılı olarak gözlemlenebiliyor. İşte bu yüzden 1 Haziran’daki ‘yeniden açılma’nın etkilerini Haziran’ın ikinci haftası itibariyle daha ayrıntılı değerlendirme olanağımız olacak. Ancak ilk gözlemlerimize göre, hem toplu ulaşımda hem de yeniden açılan kafe ve lokantalarda fiziksel uzaklığın korunmadığı ve maske takılmasına da çok ciddiyetle uyulmadığı görülüyor. Son birkaç haftadır Rusya ve Brezilya’daki büyük artış düşünüldüğünde ciddi bir risk olduğu görülüyor. Komşu ülkemiz İran’da da büyük bir artış var. Ayrıca İsrail’de de olgu sayısı sıfırlanmış olmasına rağmen sonrasında yeniden artış gözlemlendi. Bu da yeni bir dalgalanmayla karşı karşıya kalabileceğimizi gösteriyor. Ben buna ikinci dalga demiyorum çünkü Türkiye henüz birinci dalgayı sönümlendirebilmiş değil. 

Prof. Dr. Kayıhan Pala

İkinci dalga tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Küresel düzeyde ikinci dalgayı konuşabilmemiz için birinci dalganın sönümlenmiş olması gerekiyor. Örneğin Çin birinci dalgasını sönümlendirdi ama ikinci dalganın özelliklerini Çin’de henüz görmüyoruz. Bazı ülkelerde örneğin İran ve Singapur’da sönümlenme belirtileri vardı ama daha sonra yeniden artış oldu. Hastalığın salgın yaratma potansiyelinin ortadan kalkması için toplumsal bağışıklık oranının yüzde 67-70 civarına çıkması gerekiyor. Buna da henüz aşıyla ulaşamadığımız için toplum bir süre daha enfekte olma duygusuyla karşı karşıya kalacak diyebiliriz. Bu bağlamda iki yaklaşım var. Örneğin İsveç bilindiği gibi başından itibaren salgını baskılama ya da etkisini azaltma stratejisi izlemedi. “Toplum bağışıklığı gelişsin” anlayışıyla İsveç ortamı boş bıraktı ama bunun bedelini çok ağır ödediler. İsveç’te ölüm oranı komşuları Norveç, Danimarka ve Finlandiya’ya göre 6-7 kat daha fazla. Buna karşın bağışıklık kazananların oranı ise sadede 7,3. Yani İsveç yüksek bağışıklık oranına ulaşamadı. Türkiye’de ise bağışıklık oranlarını bilmiyoruz. Kısa süre önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı bir açıklama yaparak, toplumdaki antikor düzeyini tespit etmek için araştırma yapmaya başladıklarını söyledi. Aynı açıklamada, ilk karşılaştıkları verilerin antikor düzeyinin tahmin edilenden daha az olabileceğini gösterdiğini belirterek, dikkatli olunması gerektiğine dikkat çekti. Ayrıca şunu da belirtelim: Bu hastalığı geçirenlerin kalıcı bir bağışıklık kazandığına dair elimizde net bir bilimsel veri yok. Bu, şimdilik bir varsayım. 

1 Haziran’da yürürlüğe giren kararlarla bir tür toplum bağışıklığı stratejisine geçildiğini söyleyenler de var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Toplum bağışıklığı ancak aşıyla geliştirilebilirse anlamlı ve değerli bir yaklaşımdır. Aşı olmaksızın “toplum hastalansın da zamanla hastalığa bağışıklık kazansın” derseniz bu on binlerce insanı gözden çıkardığınız anlamına gelir. Türkiye’de henüz salgında belirgin bir azalma söz konusu değilken 1 Haziran itibariyle bu kadar geniş bir ‘yeniden açılma’ uygulaması bu anlama gelebilir.  

Aşıyla ilgili gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca ilaç tedavisi konusunda da farklı yaklaşımlar var. 
Türk Tabipler Birliği içinde bir koronavirüs izleme grubunda çalışıyorum. Yaptığımız ortak değerlendirmeler çerçevesinde bu soruya yanıt vermeye çalışayım. Bulaşıcı hastalıklara karşı en etkili savaş aracı aşıdır. Biz de aşının geliştirilmesini çok istiyoruz. Ancak aşının geliştirilmesiyle ilgili bazı zorluklar var. Koronavirüs türlerine karşı bugüne kadar etkin bir aşı geliştirilemedi. 2003’te SARS, 2012’de de MERS gibi iki ayrı koronavirüs salgınıyla karşı karşıya kaldığımız halde henüz etkin bir aşı ortada yok. Diğer virüslerde olduğu gibi koronavirüs türlerinde de mutasyon olasılığı oldukça yüksek. Yani bugün geliştirilecek aşının, aşı geliştirildikten sonraki mutasyon geçirmiş virüse karşı ne kadar etkili olacağını bilmiyoruz. Araştırmalara göre, etkili bir aşının 8 ay sonra bulunabileceği öngörülüyor. Kaldı ki bu sadece aşının bulunması. Bunun yaygın kullanımı için de düzenlemeler yapılması gerekecek. Dünyada 2 milyar insanın “yüksek risk” altında olduğu bilindiğine göre, bu insanlara aşıyı ulaştırmak kolay olmayacak. 
İlaçla tedavi konusunda da iki ayrı nokta var: bu konuda olumlu gelişmeler olduğunu duyuyoruz. Ancak şu anda hastalığın tedavisi için belirlenmiş, etkisi kanıtlanmış bir ilaç yok. Ancak bazı ilaçlar hastalığın gidişatının olumsuza doğru yönelmesini engelleme potansiyeline sahip. İkinci nokta ise salgının en başından beri hastalığa yakalananlara verilen ilaçlarla ilgili bir tartışma. Örneğin Türkiye’de Hidrosiklorokin kullanılıyor. Ama Dünya Sağlık Örgütü ve pek çok bilim insanı bu ilacın hastalığın tedavisinde yararlı olmadığı görüşünde. Bazı araştırmalara göre ise Hidrosiklorokin zararlı da olabilir. Bu tartışmalar olduğu için aslında Türkiye’deki Bilim Kurulu’nun kapsamlı bir değerlendirme yapması gerekiyor. Türkiye’de bu ilacın kaç kişide kullanıldığına ve yan etkilerinin ne olduğuna dair elimizde bir veri yok. Sağlık Bakanlığı salgının başından beri sadece makro ölçekte veri açıklıyor. Örneğin 2 milyona aşkın testin yapıldığını biliyoruz ama bu testler toplam kaç kişiye yapıldı, bunu bilmiyoruz. Açıklanan makro verilerle Türkiye’deki tedavi süreciyle ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapmamız mümkün değil. 

Peki, 1 Haziran’da başlayan yeni dönemde yurttaşlara neler tavsiye edersiniz?
Öncelikle sık sık el yıkama işini en az 20 saniye sürmesi kaydıyla sürdürelim. Mümkün olduğunca kalabalık ortamlara girmekten kaçınalım. Zorunlu durumlarda iki metrelik fiziksel uzaklığı korumaya özen gösterelim. Kapalı ortamlarda çalışıyorsak maske takmayı ihmal etmeyelim. Ayrıca iki şeyi aklımızdan çıkarmayalım. Riskli davranışlardan kaçınmalıyız ama tabii toplu ulaşım araçlarını kullanmak zorunda kalan bir kişiye “bunları uygula” demek gerçekçi değil. Toplu ulaşımda 2 metre mesafesini korumak mümkün değil. Ayrıca kimsenin maske takmadığı koşullarda sadece sizin maske takmanız riski azaltır ama ortadan kaldırmaz. Ancak AVM’lere gitmek için bir gerekçe yok. AVM’siz bir hayat da mümkün. Salgının ne tür yaşam biçimlerinin sonucu olduğunu da bu dönemde düşünmeliyiz.         

Kategoriler

Güncel


Yazar Hakkında

1967 İstanbul doğumlu. Agos yazı işleri müdürü ve kitap eki Kirk'in editörü; güncel politika, dini akımlar, tarihle ilgili güncel tartışmalar ve yeni çıkan kitaplar hakkında haberler yapıyor.