İstanbul sürgünü Armıdanlı Hagop

Gizem Asya Genç, Türkiye taşra edebiyatının en önemli kalemlerinden, içinde köyle yaşayan, İstanbul’la kavgalı Hagop Mıntzuri’yi yazdı.

Gizem Asya Genç
giz_genc@hotmail.com

Edebiyat evrenseldir.

Edebiyat topraksızdır.

Edebiyat, her dili anadili olan bir haymatlos…

Kentsoylu edebiyatın ve edebiyatçının muhalif, hoş lakırdılarının uzağında gerçekten evrensel olan edebiyatın ne olduğunu düşününce kucağımızda taşra edebiyatının örnekleri bitiverir. Zira evrensel olan insana ait olandır, taşra edebiyatı da çerçevesi-merkezi, günahı-sevabıyla bizzat ‘insan’dır.

Batı Ermeni edebiyatının taşra kolu tarihin seyrine yenik düştüğünden midir bilinmez şiirin, öykünün aksine durgundur. Anadolu’ya dair yazılmış taşra öyküleriyle kıyaslandığında ise biteviye, telaşsız ve her daim yadırgayıp küçümseyen zehirli bilinçten uzaktır. Tıpkı köyün, köylünün mizacı gibi… Palulu Gürciyan, Siverekli Rupen Zartaryan, Harputlu Hovhannes Harutyunyan ve Malkaralı Garo, bu durgun edebiyat sahasının nadide temsilcilerindendirler, biriciği ise şüphesiz Hagop Demirciyan, bilinen adıyla Hagop Mıntzuri.

Mıntzuri, adını Dersim’in bereketli suyu Munzur’dan alan, kapının önünde ayakkabılarını çıkaranlardan, zamanı haç yortusu, hasat vakti, ağaçların gölge boyu ile hesaplayanlardan, delindiğinde ayakkabısına ikinci bir taban taktıranlardan… Köyün ve insanının kalemi, mürekkebi değil, bizzat kendisidir. “Köy Yaşar İçimde” eserinin adıyla kendisini tarife de icap bırakmamıştır.

“Kaldırımların kalabalığında herkes gibi biz de yürürüz. Bizi kimse tanımaz, yüzümüze bakmazlar bile… Biz şehirde nereye olursa olsun, uzak veya yakın, yürürüz. Bir arabayı ya da otobüsü beklemeden. Eğer arada deniz olmasaydı, Kadıköy ve Üsküdar’a da yürüyerek giderdik.”

Şehrin dili, edebiyatı tıpkı insanı gibi bireysellik ve çeşitlilik arzusu, bireyin içsel buhranlarını taşır. Bunlar taşra için lüks olduğu kadar abestir de. İstanbul’un, İzmir’in ışıklarından taşrayı göremeyen yazarların toplumcu gerçekçi kaygılarından arınmış bir sadelikle kaleme alır yazar tüm öykülerini. Kentsoylu yazarların satır aralarında, “ayrık otu” misali anılan, ilk anızda yakılması salıverilen ‘köylüler’ tekrardan yeşeriverir Mıntzuri’nin öykülerinde. İstanbul’u anlatsa da köyü arar, bulamaz köylüyü anlatır Poşaları, Kızılbaşları, Karadenizlileri, Kürtleri...

Eğitimini Robert, Getronagan gibi okullarda tamamlamış, memleketine dönüp öğretmenlik yapmış olan Mıntzuri İstanbul’la kavgalıdır.

Bademcik ameliyatı için yıllar sonra bir keşişin yarenliğinde tekrar gelir İstanbul’a, fakat gönül koymuştur karısı, istememiştir kimse gitmesini, “Allahaısmarladık dahi demeyeceğim evime! Döneceğim” diyerek ayrılmıştır avlusundan”. Fakat; “Kim tahmin edebilirdi ki, Sarajevo’da Avusturya veliahtı öldürülecek?” İstanbul’da vapuru kaçırınca o, başlamıştır tutsaklık, başlamıştır I. Dünya Savaşı. Karısı, 3 çocuğu, dedesi Armıdan’dadır, o askere alınmıştır. Anadolu çalkalanırken, sürgünler yolu yarılamışken kaybetmiştir köyünü, kaybetmiştir ailesinin izlerini, aramış sormuşsa da, “bilinmeyen bir yere yollandılar” olmuştur aldığı yanıt.

Bize hikayesini kalbinden vermemiştir Mıntzuri. Veda dahi edemediği evini, anılarını, hikâyesini kendisine bile anlatmamıştı belki de.

“Seninkileri aklına getirme, kov aklından! Ne yediler, nerede yattılar? Düşünme…” Kendi anımsadıklarını dahi unutma gayretiyle,

Köylü kalmakta ısrar ederek, kaleminden bölgeselciliği esirgemeyerek yaşamıştır ve 20. yy.’da Anadolu’ya dair en mühim köy yazılarını kaleme almıştır. Yerelden evrensele ulaşmanın hakkında Anadolu’da Ermenice ile gelmiştir. Anadolu’ya ve onun halklarına dair tarihin kendisinin dahi unuttuğu hikayeler vardır; Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, İkinci Evlilik, Köy Yaşar İçimde, İstanbul Anıları, Turnam Nereden Gelirsin gibi kitaplarıyla hatırlarsınız…

Ayrılmışken avlular, yıkılmışken haklar, girmişken korku, fitne komşuların arasına Sarajevo’da öldürüldüğü gün Avusturya veliahtı; açılmamak üzere Kapandı Kirve Kapıları.

 

                                                           

Kategoriler

Şapgir