‘Bu zulmü yapanlar benim ailemdi’

Akademisyen Nevin Yıldız Tahincioğlu, konferansın ikinci gününde Sara adında Müslüman aile içinde yaşamak zorunda kalmış bir kadının hikâyesini anlattı. Sara’nın hikâyesinin yanı sıra Tahincioğlu’nun konuşmasının sonundaki şu sözleri salondaki dinleyicileri şok etti: “Bütün bu zulmü yapanlar benim ailemdi.”

UYGAR GÜLTEKİN

Urfa Viranşehir’de büyüyen Tahincioğlu için Sara’nın hikâyesi kendi çocukluğunda başlıyor: “Ayıb Ağa. Aslında gerçek ismi Eyüp. Ailemizde hep ikili bir karakter olarak tanıtıldı bize. Dedemin bir taş konağı vardı. Biz oraya oynamaya giderdik. Konak muhtemelen bir Ermeni konağıydı. Böyle bir taş işçiliği ürününü ancak Ermeni ustalar yapabilirdi. Üzerinde bilmediğimiz bir dilde yazılar vardı. Kim bu konağın sahibi diye sorunca; ‘Ayıb Ağa’nın yeri. Ne zalimlikler yapıldı burada’ ya da ‘koskoca Ayıb Ağa’nın yeri ne hale geldi şimdi’ derlerdi. Bu iki anlatı arasında çocuk aklım gider gelirdi. Bir kahraman mı yoksa bir zalim mi?”

Tahincioğlu’nun kafasında sorular çoğaldığında cevapları aramaya başlıyor ve Ayıb Ağa’nın, kendi annesinin amcası olduğunu öğreniyor. Ayıb Ağa’nın hikâyesini akrabalarından dinlemeye başlıyor; “Gerçekten psikolojik sorunları olduğunu fark ettim. Şiddet eğilimli bir insan olduğunu ve herkesin ondan korktuğunu öğrendim. Beni en çok etkileyen, akşam yemek yerken konağın merdivenlerinde oturup yoldan geçen Ermenileri çağırıp hançeri ile kafalarını keserek öldürmesidir. Öldürdükten sonra beyaz mendili ile hançerini silip yeniden yemek yemeye devam edermiş. Hançeri meşhur zaten. O dönem her öldürülen Ermeni için bir altın verildiği söylenir. Bu adamın paraya pula da ihtiyacı yokmuş. Devlet erkanı ile de arası iyi. Gözünün içine bakan Ermeni’yi dövdüğü söyleniyor. Ermeni bir eşi olduğunu duyunca çok şaşırdım. Ermenilere bu kadar nefreti olan birinin, bu kadar Ermeni öldürmüş birinin Ermeni bir kadınla evlenmesi çok şaşırtıcı.”

Kadının sessizliği

Kadının toplumdaki algısına dikkat çeken Tahincioğlu, “Eğer itaatkârsa evlenilmesi açısından bir sorun yok ama direniyorsa problemdir. Sara, sessizliği ile direniyor. İsmini değiştirmeyerek direniyor. Boynunda haç taşıyarak direniyor. Böyle bir model olarak karşıma çıktı ve ilerleyen yıllarda bu hikâyeyi anlatmama neden oldu” diye konuştu.

Hikâyeleri en çok annesinden dinlediğini belirten Tahincioğlu, ailesinin rahatsız olacağını bilmesine rağmen anlatması gerektiğini düşünüyor. Aile meselelerini anlatmanın zor olduğunu ve genelde üstünün kapatılmasının tercih edildiğini söyleyen Tahincioğlu, anlatmaya karar verme sürecini şöyle dile getiriyor: “Benim Müslüman Ermeniler üzerine çalışan bir arkadaşım var. Bir yerde oturuyorduk. ABD’den Ermeniler gelmişti.  Mülakat yapıyordu. Hikâyelerini anlatırken, biri ailesinin Hamidiye Alayları tarafından nasıl katledildiğini anlattı. Ben istem dışı ‘onlar benim ailem’ dedim. Onlar sadece suratıma baktı. Özür diledim. Başka bir şey diyemedim ve kendimi çok kötü hissettim. Bunun açıklanması gerektiğini düşündüm. Eğer herkes kendi hikâyesinden anlatmaya başlarsa yüzleşilebilir. Herkes kendi kişisel özrünü dilemelidir.”

Anlatmak politiktir

Anlatmanın politik bir duruş olduğuna dikkat çeken Tahincioğlu, “Ben esasında politikanın mikro siyasetin içinde gizli olduğunu biliyorum. Bu hikâyeyi öğrendiğim andan itibaren Ermeni meselesi ile tanışmış oldum. Ezilen, gasp edilen bütün halkların meselesi olarak bakıyorum buna. Politik duruşumu kendi öznelliğimden oluşturdum. Bu, benim kişisel olarak çok makro görünen bir meselenin üstündeki örtüyü, kişisel tarihimden yola çıkarak açma çabası. Bunun da politik bir duruş olduğunu düşünüyorum. Anlattıktan sonra üzerimden büyük bir yük kalktı” dedi.

Nevin Yıldız Tahincioğlu’nun sunumundan:

Sara’nın direniş destanı

Ermeni genç kızlar-Urfa

Bu çalışmada Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesindeki birliklerde görev alan ağaların Ermeni köylerini hedef alan saldırıları sırasında tüm ailesini yitiren 1871 doğumlu Sara'nın Müslümanlaştırılma öyküsü aktarılmaktadır. Sara'nın zorla Müslümanlaştırılma öyküsü ekseninde Ermenilerin maruz kaldığı baskı ve şiddeti konu alan bu araştırma, bir sözlü tarih çalışmasıdır. Her sözlü tarih çalışmasında olduğu gibi bu araştırmada da insan ve yer isimlerinde olduğu gibi tarihlerde de sapmalar ve hatalar olabilir. Ancak nüfus idaresinden kontrol edildiği kadarıyla Ayıb Ağa ve Sara arasında resmi bir evlilik mevcuttur. Nüfusta ismi Eyüp Çetin olarak geçen Ayıb Ağa, 1859-1940 tarihleri arasında, yine nüfusta adı Sara Çetin olarak geçen Sara ise 1878-1971 tarihleri arasında yaşamıştır. Sözü edilen tarihlere Çetin ailesinde bulunan bir soyağacından ulaşılmıştır.  

Dört tanıklı bir gerçek

Yaşayan tanıkların ifadeleri esas alınarak derlenen bilgilerden oluşan bu araştırmada Sara'nın öyküsü üçü kadın biri erkek dört tanık tarafından anlatılmıştır. Bu tanıklardan biri şu anda seksenlerinde olan Ayıb Ağa’nın yeğenidir. İsminin gizli tutulmasını isteyen kadın görüşmeci çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Sara ve Ayıb Ağa’nın yaşadığı konakta geçirmiştir. Türkan takma adıyla ifadelerine başvurulan kadın görüşmeci, Sara'nın yaşadıklarına birinci dereceden tanıklık etmiş,  aynı zamanda Ayıb Ağa’yla evlililği öncesindeki kısacık yaşamının öyküsünü de yine Sara'dan uzun uzun dinlemiştir. Sözü edilen kadın görüşmeci kendi ifadesiyle Sara'nın konuştuğu tek Müslümandır. İkinci görüşmeci de adının geçmesini istememiştir. Zira kendi annesi de Müslümanlaştırılmış bir Ermeni olan bu kadın, Ayıb Ağa’nın kuzenlerinden birinin torunuyla evlidir. Sara'ya yapılanların ninesine ve annesine yapılanlarla çok benzeştiğini söyleyen kadın görüşmeciden elde edilen veriler ise Zeynep adı altında  aktarılacaktır. Kod adı Hamidiye olan üçüncü kadın görüşmeci ise Ayıp Ağa’nın yeğenlerinden biridir. Hamidiye,  geliştirdiği dil ile Ermenilere yapılan tüm baskı ve zülmü haklı gördüğünü ortaya koymuştur. Son görüşmeci ise erkektir. Ayıb Ağa’nın ailesiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Yaşını sorduğumuzda 'seksenlerin sonudur' yanıtını veren bu görüşmeci ise Ayıb Ağa’nın zulmüne Ezidi olduğu için maruz kalmıştır. Bölgedeki birçok Ezidi köyünün de boşaltıldığına dikkat çeken Ahmet kod adlı erkek görüşmeci, Ayıb Ağa’nın sadece Sara'ya değil konağının önünden geçen Ermenilere bile eziyet ettiğini, kendi tanıklıklarından yola çıkarak ifade etmiştir.

Bu öykünün kahramanı Sara,  ailesinden geriye kalan tek kişinin,  küçük erkek kardeşinin hayatını kurtarmak için Müslümanlaşmayı ve dahası ailesininin tümünü katleden Ayıb Ağa adındaki Milli aşiretine mensup bir Kürt beyiyle evlenmeyi kabul etmiş ancak hayatının tümünü saran fiziksel ve sembolik şiddette rağmen ismini korumuş küçük bir Ermeni kızdır. Çalışmaya konu olan Sara yaşama gözlerini resmi kayıtlardaki adıyla Konakyeri, halk arasında bilenen haliyle Telcafer köyünde açar. Hayatı, Urfa'nın Viranşehir ilçesine bağlı bu Ermeni köyünü hedef alan bir saldırı ile altüst olur. Hamidiye alaylarına bağlı birlikler tarafından gerçekleştirilen saldırının baş aktörü aynı zamanda  İbrahim Paşa’nın da kuzeni olan 1859 doğumlu Ayıp (Eyüp) Ağa’dır. Ayıb Ağa'nın daha sonra ailesine miras bırakacağı köylerden biri olan Telcafer o dönemde, bölgede yer alan Ermeni köylerinden sadece biridir.

Bölgede yer alan Ermeni köylerine yapılan saldırılar öncelikle talan amaçlıdır. Talanları, genç ve sağlıklı Ermeni erkeklerinin toplanarak mağaralara kapatılması takip eder. İçinde Sara'nın abilerinin ve kuzenlerinin de bulunduğu Ermeni erkekleri toplanarak bölgede hâlâ Ermeni mağarası olarak bilinen yerlere kapatılır. Sara ilk büyük tramvasını ağzında bir erkek kolu olmak suretiyle bu mağaraya giden bir köpeği takip ederek yaşar. O dönemde henüz on dört veya on beş yaşında olduğu kaydedilen Sara köpeğin ağzındaki kolun amcasına ait olduğunu ancak mağaradaki erkek cesetlerini görünce anlar. Bu acı yüzleşmeden sonra köyün geri kalanı kendilerini bekleyen gerçeği idrak eder ve kurtuluşu yaşadıkları köyü terketmekte bulurlar.  Ancak katliamın faali olan Ayıb Ağa ve askerleri aralarında Sara ve ailesinin de olduğu Ermenileri yakalayarak tutsak eder. Ayıb Ağa’nın ileride kocası ve doğuracağı 15 çocuğun babası olacağından habersiz olan Sara ve beraberindekiler günlerce aç sussuz bırakıldıktan sonra Ağanın karşısına çıkartılır. Sara'nın Ayıb Ağa’yla ilk karşılaşma anı olan o gün, Sara'nın küçük erkek kardeşi dışında ailesinden geriye kalan herkesi kaybettiği gündür. Görüşmecilerin ifadesiyle o gün ‘iki karılı’ Ayıb Ağa, kızlarıyla yaşıt olan Sara'nın güzelliğine vurulmuştur.

Kardeşini kurtarmak için

'Önce Müslüman olacaksın sonra da benimle evleneceksin'emrini yerine getirmek istemeyen Sara'ya duyduğu öfke Ayıb Ağa’yı yine ve yeniden Ermeni katili yapmıştır.  Ancak bu kez öldürdüğü sözüm ona  aşık olduğu küçük kızın annesi ve babasıdır. Anne ve babasının katline şahit olan Sara ailesinden geriye kalan tek varlığı,  henüz altı yedi yaşlarında olan erkek kardeşini korumak için Ayıb Ağa’nın emrine boyun eğer. Ancak Sara'nın bir koşulu vardır o da adıdır. Müslümanlğı kabul eder ancak adını korur Sara.

Başka nedenlerin yanı sıra adı nedeniyle de Sara hiçbir zaman gerçek bir Müslüman olarak kabul görmeyecektir. Başta Ayıb Ağa olmak üzere Milli aşiretine mensup diğer insanların gözünde Sara sahte bir Müslüman, gerçek bir gâvurdur. Ermeniliği gibi adı da her gün maruz kaldığı ağır şiddetin meşrulaştırma aracı olacaktır. Esasında bu hikâye katliamdan artakalan Ermenilerin, öldürülenlerden farklı olarak sembolik düzlemde nasıl katlediklerini de gözler önüne sermektedir.

İsmini korumayı başaran Sara, erkek kardeşinin hayatını kurtarmayı başaramamış, dahası Ayıb Ağa ile evliliğinden dünyaya gelen tüm çocuklarını anlaşılmaz bir biçimde bir bir kaybetmiştir. Sara'nın öyküsünü bize aktaran tanıkların ifadesiyle Sara üzerindeki laneti hiçbir zaman geride bırakamamıştır. Zira Sara talihsiz bir biçimde kendi lanetiyle yani Ayıb Ağa ile evlidir.

Hançerle çizilen haç

Bu lanet, Sara'nın sadece geçmişinde ve hafızasında değil bedeninde de yaralar açmıştır. Ayıb Ağa’nın Sara'nın gerçek dinine/kimliğine karşı beslediği nefret her gün su yüzüne çıkmıştır. Canlı tanıkların anlatılarına göre Ayıb Ağa sistemli bir biçimde, ateşte ısıttığı hançeriyle Sara'nın vücudunda haç resmi çizmektedir. Bu hançerin Ayıb Ağa’nın, içinde Sara'nın anne ve babası da olan birçok Ermeniyi öldürdüğü silahı olması ise tesadüf değildir. Ayıb Ağa’nın felç geçirip yatalak hale gelene kadar sürdürdüğü bu şiddetin amacı, Sara'yı ‘gerçek bir Müslüman’ yapmaktır.  Sara adını değiştirmediği gibi boynunda taşıdığı haçı da hiçbir zaman terketmemiştir. İlginç olan ise Ayıb Ağa’nın son nefesini verirken bile Sara'yı 'soyumu kuruttun pis Ermeni' sözleriyle suçlaması ve aşağılamasıdır. Zira Sara'dan doğan erkek çocukları gibi Ayıb Ağa’nın diğer iki karısından olan erkek çocukları da bir bir ölmüştür.

Sara'yı ölüme taşıyan olay ise yine Müslümanlığına yönelik duyulan kuşkular ve dahası Ermeni kimliğine yönelik saldırılar olmuştur. Ayıb Ağa’nın ölümünden sonra koca konakta tek başına yaşayan Sara'ya yine Ayıb ağanın akrabaları'sahip çıkmıştır'. Kocasının akrabaları tarafından  Aslan Baba adında bir türbeye götürülen Sara bu ziyaretin ardından felç geçirerek ölmüştür. Sara'nın eşlik ettiği tüm ziyaretçiler türbeye girerek namaz kılmışlar daha sonra Sara'ya dönerek hadi sen de namaz kıl demişlerdir. Sara önce abdestim yok demiş. Bunun üzerine 'Amcamız boşuna sana gâvur demiyordu sen Ermenisin' demişler. Bu duruma sinirlenen Sara, türbeye girerek namaz kılmıştır. Çıktığında renginin ‘limon kadar sarı’ olduğunu söyleyen Türkan'a göre Sara artık ne aşağılamalara ne de zorlamalara dayanacak haldeydi. Dönüş yolunda geçirdiği beyin kanaması, Sara'yı yatalak hale getirmiş ve kısa sürede de öldürmüştür.