YETVART DANZİKYAN

Yetvart Danzikyan

KARDEŞÇESİNE

Hâlâ inkâr, hâlâ tehcir

Ermeni Soykırımı’nın 100. yılının anılacağı 24 Nisan’a bir hafta kala Türkiye’de hâkim olan manzaraya baktığımızda gördüklerimiz pek de umut verici değil. Papa’nın açıklaması sonrasında devreye sokulan resmî reaksiyonlar, bir yönüyle klasik devletin ezberlenmiş tepki setinden aynen devralınmış görünümünde. Beri yandan, bu yazı yazılırken, Avrupa Parlamentosu’nda, 1915’te olanların soykırım olarak anılmasına dair oylama henüz yapılmamıştı. Ancak Erdoğan, oylama öncesinde yaptığı konuşmada, Parlamento’nun ‘soykırım’ terimini kabul etmesi ihtimaline karşılık olarak “Bir kulağımızdan girer, öbür kulağımızdan çıkar” ifadesini kullandı ve ekledi: “Türkiye’nin böyle bir suçu kabul etmesi mümkün değil.” Ve asıl önemlisi, Avrupa’ya seslenerek, bir de şöyle dedi: “Ülkemizdeki Ermeni vatandaşlarımıza karşı bugüne kadar herhangi bir tersliğimiz, diğer vatandaşlarımızdan farklı olumsuz muamelemiz oldu mu? Dininde, yaşamında, ülkemizin her türlü imkânlarından istifadede gerek vatandaş olan Ermeniler, gerek olamayan ama ülkemizde kendi ülkelerinden kaçıp gelerek bulunan Ermeniler noktasında, bunları ‘deport’ edebiliriz, etmedik. Biz bunları ülkemizde hâlâ misafir ediyoruz. Bunu gösteren bir ülkeye karşı bu tavrı anlamak mümkün değil.”

İfadeler nasıl da tehdit dolu ve küçümseyici. “Her türlü imkanlardan istifade ederek” (burada hepimizi kastediyor, imkânlardan istifade ediyormuşuz); “ülkelerinden kaçıp gelerek” (böyle demek gerçeği epey bir çarpıtmak ve bu vesileyle sınırını hâlâ kapalı tuttuğu Ermenistan’ı aşağılamak oluyor); “bunları deport edebiliriz” (‘deport’ diyerek ne kastettiğinin farkında değil herhalde; düpedüz tehcirin, sürgünün karşılığı bu); “edebiliriz, etmedik” (hâlâ bir tehdit var elbette, istersek ederiz diyor); “biz bunları” (‘bunlar’?).

Soykırımın yüzüncü yılında karşı karşıya olduğumuz manzara bu. Yüz yıl sonra hâlâ inkâr, hâlâ tehcir. Durum bununla da sınırlı değil elbette. Bu sözler pratik anlamında değilse bile, zihniyet anlamında Erdoğan’ın ve onun devletinin İttihat ve Terakki ile benzer bir dünya içinde olduğunu göstermiyor mu?

Aslına bakarsanız, Erdoğan’ın ve AKP devletinin diğer şahsiyetlerinin burada ve diğer sayfalarda okuyacağınız hesaplanmış cinnet hali, inkârın aslında nasıl bir zemine oturduğunun göstergesi. Öncelikle neden, buna ‘hesaplanmış cinnet hali’ diyoruz ve devlet, şu durumda AKP, neden bunu yapıyor?

Çok basit: Çünkü böyle yapmayı tercih ediyor. Evet, bu tamamen bir tercih meselesi. Şunu not düşmek gerek elbette: Devlet, bu örnekte AKP, çeşitli adımlar atabilir, reformlar yapabilir, bunların bir karşılığı da olabilir belki. Ama tam da şu hafta, birileri 1915’te yaşananlara adlı adınca ‘soykırım’ dediğinde, neden o başta bahsettiğim veri seti tüm çığırından çıkmışlığıyla devreye giriyor? Bunu sadece “Efendim, soykırımı kabul edersek, maazallah toprak talebi gelir, tazminat gelir vs” ile açıklamak mümkün değil. Daha derinde, hem TSK geleneğinde temsilini bulan ulusal/otoriter akımın, hem de şu dönemde AKP’de temsilini bulan dindar/muhafazakâr kesimin çeşitli açılardan paylaştığı bir toplumsal hiyerarşi, model var bu ülkede. Ve o modelde Ermenilerin yeri, ister Ermeni olarak, ister Hıristiyan olarak, hâkim ulusun ya da millet-i hâkimenin altında.

100 yıllık inkâr işte böyle bir zemine oturuyor. Böyle yapmayı tercih ediyor derken kastedilen de bu. Bu hiyerarşiyi bozmamak, ilelebet sağlama almak için 100. yıl hazırlıkları yapılıyor, en sert tepkiler gösteriliyor, pozisyondan geri adım atılmıyor. Peki bütün bunların, bu hesaplanmış cinnetin sonucunda ne oluyor?

Öncelikle şu oluyor: Bu toplumun önemli bir kısmı, Ermenileri, düşman ya da en iyi ihtimalle belli bir sınır içinde yaşaması, konuşması, yeri geldiğinde susturulması gereken insanlar olarak görüyor. Bu, işin bir kısmı. Peki bu tarafa bakarsak, yani Türkiyeli Ermenilere bakarsak, burada ne oluyor?

Yaşadığımız hayat şunu gösteriyor: 1915’ta hayatını kaybeden Ermenilerin torunları bu konuyu hâlâ –büyük ölçüde– konuşamaz haldeler. Politik figürlerden ya da bu konuda zaten yıllardır konuşan isimlerden bahsetmiyorum. Kendi halinde, sıradan bir hayat yaşayan, ama bu bahsettiğimiz tarihin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, o travmayı, konuşamadığı, konuşturulmadığı için tedavi edemeyen, sıradan Ermenilerden bahsediyorum. Bu hesaplanmış cinnet halinin en büyük ve en önemli sonucu bilhassa bu topraklardaki Ermenilerin dilsiz kalması, konuşamaması.

Bu açıdan baktığımızda şunu söylemek hiç de abartılı olmaz: Aslında soykırım sürüyor.

Üzgünüm ama, böyle. Bir halkı sürekli böylesi bir hesaplanmış cinnet halinin baskısı altında konuşamaz, başına geleni anlatamaz, ataları için adıyla sanıyla kendi kiliselerinde bir ayin bile düzenleyemez, okullarına öğrenci bulamaz, nüfusu parmakla sayılır hale getirirseniz; zor koşullarda yaşamayı göze alarak gelenleri de (ki aslında bir kısmı bu topraklardan gitmek zorunda kalanların torunlarıdır) ‘deporte’ etmekle tehdit ederseniz, aynı koşullar başka bir biçimde, formatta sürüyor demektir.

100. yıl bu denklemden çıkmak, bu topraklarda olup bitenle yüzleşmeye bir yerinden başlamak için bir fırsat olabilirdi. Şu gün itibariyle, olmadı. Kim bilir, belki de böyle bir dert yoktu...