Ateşyan'ın mektubuna tepkiler sürüyor

Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan'ın Almanya'nın Ermeni Soykırımı'nı tanıyan parlamento kararı akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hitaben yazdığı mektup gerek içeriği gerekse üslubuyla toplum içinde büyük tepkiye yol açtı. Konuya ilişkin farklı seslere kulak verdik.

‘Türkiyeli Ermeniler adına görüş belirtemez’

Vartkes Hergel (Serbest Grafiker, 50)

Geçmişteki yaşanan bir ‘Büyük Felaket’ için daha fazla kayıtsız kalamayan ve kusuru olduğu için özür dileyen Alman Devleti’nin bu tutumu bir Ermeni olarak beni mutlu etmiştir. Buna karşın bir başka ülkede cereyan eden bir olay ile ilgili bir din adamının, biz Türkiyeli tüm Ermeniler adına görüş bildirmesi her şeyden önce etik değil. Herkes kendi görevini yerine getirmelidir. Bu vesileyle de Patrik Vekilimiz görevini yapıp, uygun bir seçim ortamı yaratmalı ve yerini seçimle gelecek Patriğe teslim etmelidir.

‘Baskı altında mı yazıldı?’

H.M, (Öğretmen, 46)

Bu konuda söylenecek şeyler üç aşağı beş yukarı belli. Patrik Genel Vekili böyle bir mektup yazmak zorunda mı kaldı? Kendiliğinden mi yazdı? Baskı gerçekten çok mu büyük? Bizim bilmediğimiz birçok denge söz konusu olmalı. Hiç yazılmasaydı daha iyi olurdu tabii ki. Patrik Genel Vekili hakkında zaten toplumumuzun iyi bir kanaati yok. Bu mektup da bu yöndeki olumsuz düşünceleri daha da pekiştirdi.

‘Açıklama Patrikhane’ye inancı azalttı’

Murad Mıhçı (HDP MYK Üyesi, 41)

Sayın Ateşyan’nın açıklaması bulunduğu konumdaki ruh halini yansıtıyor. Ermeni toplumunun yaşadığı baskının bir anlamda da göstergesi bu mektup. Diğer yandan Ateşyan’nın açıklamasında sosyal medyada paylaşımda gördüğümüz, Cumhurbaşkanın resmini kullanmış olunması. Böyle bir açıklamada doğal olan kendi resmi, ya da patrikhanemizin resminin kullanılması daha doğru olurdu. Belki de bu konudaki tüm sorunun cevabı burada saklı... Sayın Ruhanimizin açıklaması kendisini bağlar. Ermeni toplumuna danışılarak yapılmış bir açıklama değildir. Kendisi, Patriklik makamına seçilmiş bir Ruhanimiz de değildir. Katıldığım programlarda sürekli Ruhanimizin açıklaması sorulmakta. Etrafımdan edindiğim izlenim, bu açıklamadan sonra toplumumuzun Patrikhaneye inancının azalmış olduğu yönünde.

‘Ateşyan doğrusunu yapmış’

Anto Boynukalın (Kuyumcu, 51)

Onun da kendine göre bir bildiği vardır, o da politikasını yapmaya mecburdur. Ne yapsaydı? Kötü konuşup kavga mı etseydi? Ateşyan, kendine göre de, topluma göre de en doğrusunu yapmış.

‘Mektup yok hükmündedir’

Yervant Özuzun (Bakırköy Belediyesi Meclis Üyesi, 76)

Ben yazılan mektubu tamamen yok hükmünde görüyorum. Bu mektubun altında da kendi gerçek iradesi olduğunu düşünmüyorum. Baskı altında yazılan bir mektup. Dünyanın birçok yerinde bulunan Ermenilerin de bu mektubu yok hükmünde kabul ettiğini düşünüyorum.

‘Bu celladına âşık olmaktır’

S.M ( IT sorumlusu, 50)

Söz konusu mektup, sığlığın ve seviyesizliğin had safhada olduğu bir örnek. Aynı zamanda biat kültürünün ve güce tapmanın bu toplumda yaşayan herkesin DNA’larına kadar sirayet ettiğinin de göstergesi. Psikiyatride ‘celladına âşık olmak’ diye bir sendrom vardır, acil şifalar diliyorum.

‘Bu duruma düşmeyi hak etmedik’

Tatyos Bebek (Düşünce Platformu Üyesi, 64)

Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ın, Almanya’nın Ermeni Soykırım Yasası’nın kabulüyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği mektup, toplumumuzun hal-i pürmelalini gösteren tarihi bir vesika adeta. Çelişkilerle dolu ve kompleksli. Yaşanmışlıkların ifadesinde resmi söylemin etkisinde kalınması da ayrıca sorunlu. Neresinden tutsanız elinizde kalacak gibi. Oysa toplumu temsil ettiği varsayılanların, toplumun hassasiyetlerini gözetmesi ve gerektiğinde sorumluluk alması beklenir. Toplumu dışlayan, kimseye hesap vermeyen, hiç bir sorumluluk duymayan, benmerkezci bir yönetim tarzıyla gelinecek nokta budur. Bu durumu hak ettiğimizi düşünmüyorum.

Makamın daha fazla zarar görmemesi açısından, seçimle işbaşına gelmeyenler, temsil yetkilerinden vazgeçmelidir. Toplumun, iradesini ortaya koyarak, kendisini temsil edecekleri belirlemesinin zamanı gelmiş hatta geçmektedir de.

‘Bu mektuba taviz verilirse hatalar derinleşir’

Sevan Bedikyan (Akademisyen, 39)

Mektubun içeriği pek şaşırtıcı değil. Soykırım meselesi her açıldığında, cemaatin önde gelen kişileri tarafından, çeşitli kanallar aracılığıyla devletin duymak istediği benzer söylemlerin dile getirilmesi daha önce de yaşadığımız bir durum. Tabi bu, meselenin kabullenilip sessiz kalınabileceği anlamına gelmiyor; nitekim öyle de olmadı.

Bana göre mektupla ilgili bir başka kabul edilemez ve endişe verici olan şey, Sayın Başepiskopos’un, şahsi görüşlerini, temsil ettiği topluluğun ortak görüşü olarak sunma hakkını kendinde görmesidir. Bulunduğu konum her ne olursa olsun hiç kimse böyle bir hakka sahip olamaz. Böyle bir hakka sahip olduğunu varsaymak, o topluluğu hiçe saymaktır.

Eğer söz konusu topluluk buna taviz verirse, o topluluğu temsil eden kişi ve kuruluşların, daha ileride o toplulukta tedavisi mümkün olmayan derin yaralar açmasına neden olacak hatalar yapmasına zemin hazırlar diye düşünüyorum.

‘İşgal ettiği koltukta kalmak için daha fazlasını yapacaktır’

Kayuş Gavrilof

Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan devlet desteğiyle işgal ettiği koltuğun hakkını vermek için bu gibi edimlerde bulunmak zorunda ve bulunacaktır da. O mevkiini ancak böyle koruyabilir... Diyorlar ki halk hiçbir şey bilmiyor, büyük baskı altında olduğu için böyle davranmak zorunda kalıyor olabilir. Öncelikle kendisini kimse zorla oturtmadı o koltuğa, bu tür baskılara boyun eğecekse kalksın o koltuktan ya da bu tür baskılar karşısında boynu eğilmeyecek, Ermeni halkının da gururunu yerle bir etmeyecek birine devretsin… Ya da koltuğunu bırakmıyorsa halk adına konuşmasın, kendi ve şürekâsı adına konuşsun.

Zaten bu mesele dışında da Aram Ateşyan ve şürekâ ile toplum arasında büyük sorunlar var ki bu sorunlar daha da büyümeye meyilli görünüyor. Şöyle ki Ateşyan, yaşadığımız ülkenin mevcut politikasına paralel olarak Ermeni toplumunda da dindar bir nesil yetiştirme yolunda kurumlar üzerinden toplumun ilerici diyebileceğimiz kesimine karşı büyük bir mücadele hazırlığında hatta saldırılar başlamıştır bile...

‘Bu durumdan Patrikhane’yi büyük bir boşluğa bırakan tüm cemaat sorumludur’

Şahin Gezer (Kuyumcu, 47)

Alman Parlamentosu’nun almış olduğu ‘1915 bir soykırımdır’ kararına Türkiye Ermeni Patrikhanesi neden cevap verme ihtiyacı duydu, bunu anlamak gerçekten çok zor. Fakat bunun bütün yükünü tek bir kişiye yüklemek kanımca biraz haksızlık olur. Patrikhaneyi de bu denli büyük boşluğa bırakan bütün cemaatin sorumluluğu paylaşması gerekiyor. Bizler bu sorumluluktan kaçtıkça başımıza daha bu türden  neden sonuç ilişkisini anlamlandıramadığımız daha çok sorun çıkacaktır. Bir an önce sorumluluk sahibi insanları bu sorumluluğu almaya davet ediyorum. 

‘Mektup şaşırtmadı, ‘Bu aşamaya gelmişiz’ dedirtti’

Arev Berkin Mirakyan (Öğrenci, 18)

Mektubu ilk okuduğum zaman çok şaşırmadım açıkçası sadece “Vay be, bu aşamaya gelmiş demek ki” dedim ve beni temsil etmediğini düşündüm. 153 yıldır süregelen Patriklik seçimi Türkiye Ermenileri Patrikhanesi’ne bağlı Ortodoks Ermenilerin oyuyla seçiliyor olması, Patriğe Türkiye Ermenilerini her alanda temsil yetkisi vermez. Eğer öyle olsaydı Katolik, Protestan, Müslüman veya Ateist Ermenilerin de oy kullanması ve başa gelenlerin sadece erkek olmaması gerekirdi. Buradaki amaç sadece ve sadece ‘Patrik’ seçmektir başka hiçbir amacı yoktur. Tozpembe bakıldığında oldukça demokratik olsa da bir kişinin ölene kadar o makamda kalıp söz söyleme durumu kesinlikle demokratik bir tutum değildir. Ermeni halkı devlet eliyle zaten sindirilmiş, haklarını talep edemeyen bir halk haline gelmiştir. Sivil bir otorite oluşturan patrikhane ise “kutsal dokunulmazlık” gibi bir algı yaratmaya çalışmış ve Ermeni halkının söz söyleme hakkı bir de böyle yok edilmiştir. Türkiye’de yaşayan Ermenilerin temsili ancak ve ancak çok sesli bir iç işleyişle (sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri, vakıflar, meslek ve okul dernekleri), demokratik şeffaf seçimlerle olacaktır. Gelin görün ki Aram Ateşyan’ın Patrik Vekilliği’ne gelmesinin ne geleneksel ne de demokratik seçimlerle bir ilgisi vardır. Bu şekilde gelen birinin Türkiye’de yaşayan Ermenileri temsil etmediğini düşünüyorum. Yaptığı açıklamalar için de kendilerine akıl fikir, izan diliyorum.

'Dini açıdan bağlı bulunduğum patrikhane adına utanç ve üzüntü duyuyorum’

Silva Özyerli

Bugün ülkenin siyasi atmosferinde  baskı ve yasaklarla insan hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığını yaşayarak deneyimliyoruz. Yaşadığımız ülkede 'milliyetçilik' adına bir yel estiğinde bakın rüzgar falan demiyorum hafif bir esinti olan yelden söz ediyorum; biz Türkiye Ermenilerine yansıması kasırga etkisinde oluyor ne yazık ki. Son bir yılda yaşadıklarımızdan yola çıkarak sıradan yurttaştan tutun askerinden polisine, bürokratından siyasetçisine kadar kullanılan 'Ermeni piçleri, Ermeni dölleri, hepiniz gebereceksiniz!' gibi ve benzeri bir dilin egemen olduğunu görüyoruz. Bu durumda bir avuç kalmış Ermeni toplumunun yaşadığı tedirginliği giderecek bir cümleyi ne ülkeyi yöneten yetkili ağızlardan ne de Ermeni patrikhanesinden duyabildik maalesef.

Ancak bütün bunlar yaşanır iken Alman Parlamentosunu kabul ettiği soykırım tasarısı ertesinde Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a arz ederek 'Ermeni milletinde derin üzüntü yarattı' dediği bir bildiri yayımladı. Şahsen ben Sayın Ateşyan'ın Alman meclisinden geçen tasarı metnini okumadığını düşünüyorum. Çünkü okumuş olsaydı Alman meclisinin 1915 Ermeni soykırımı öncesi, sırası ve sonrasındaki suskunluğunu, Alman İmparatorluğu'nun bu katliamlar sırasındaki sorumluluğunu eleştirip insani, vicdani ve ahlaki bir duruş sergilediğini fark edecekti. Yine Almanya ‘nın bu katliamdaki suç ortaklığının altını çizerek bundan duyduğu 'utanç'ı tam yüz bir yıl sonra dile getirmiş olduğunu, diğer parlamentoların aldığı kararlardan farklı ve anlamlı olduğunun da farkına varacaktı. 

Kendisinin de Diyarbakırlı olduğunu bildiğimiz, hatta yakın akrabalarının 1915 trajedisinde Müslümanlaş(tırıl)tığını, bundan dolayı yaşadığı acıları yazılı ve görsel medyada dile getirmiş bulunan Sayın Aram Ateşyan'a yaşattığı acılardan dolayı özür ve af diliyor Almanya. Bu hususta Aram Ateşyan “Hayır bunu kabul etmiyorum. 1915 trajedisinde Müslümanlaş(tırıl)mış akrabalarım dönemin emperyal güçleriyle birlikte üç kutsal kitabı inceleyerek hak din olarak gördükleri Müslümanlığı seçmiştir.” diyebilir; bu onun en doğal hakkıdır diye düşünürüz. Ama bunu Türkiye Ermenileri Cemaati ve toplumu adına, ruhani kimliği ile yaptığında benim ve benim gibi düşünen toplum bireylerini yok saymış olur ki, bu tavrın; bizim gibi sivil toplum alanları henüz gelişmemiş, kapalı bir toplumun gelişmesine katkı sağlamayacağı gibi, sağlıklı bir toplumun da önünü keser diye düşünüyorum.

Ve yine Diyarbakır özelinde belirtecek olursam hâlâ yasaklı bölgede bulunan, akıbeti hakkında sağlıklı bilgiye ulaşamadığımız, sosyal medya kanalı ile öğrendiğimiz kadarıyla bir bölümü yıkılmış, sadece  birkaç yıl önce bin bir zorluklarla restore ettiğimiz Surp Giragos Ermeni Kilisesi'ni Alman karargâhı olarak kullanılmasından dolayı Ermeni toplumundan özür diliyor, af diliyor Almanya.

Ne hazindir ki, yüz binlerce cemaat mensubunu tam da bu nedenlerle yitirmiş, Anadolu'daki sayısız  kilise, manastır ve katedrali yok edilmiş bir halkın ruhanisi, bir patrik vekili bundan dolayı derin üzüntülerini belirten bir bildiri kaleme alıyor ve yayımlıyor.

Hepimiz biliyoruz ki, hemen hemen her parlamento kararı sonrasında kendi öz vatandaşı/yurttaşı olan biz Ermenileri 'rehine' misali gören ve gerektiğinde 'deport' edilebileceği dile getiren bir devlet anlayışına sahibiz. Bu durumda yayımlanan bildirinin kendisi, içeriği ve dili patrikhane üzerinde bir baskının söz konusu olabileceğini de düşündürmüyor değil...

Her halükarda söyleyebileceğim tek şey, gerek vatandaşı olduğum ülkem adına, gerekse dini açıdan bağlı bulunduğun patrikhane adına duyduğum utanç ve üzüntüdür.

Bu yaşadığımız süreç bize, biz Türkiye Ermenilerine her şeye rağmen Ermeni toplumunun dini/ruhani ve sivil siyaset alanlarını birbirinden ayıracak mekanizmaları, mecraları hiç zaman kaybetmeden ivedilikle üretmesi gerektiğini gösteriyor.

Ateşyan’ın Erdoğan’a biatının mektubu

Rober Koptaş (Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni) 

Almanya Parlamentosu’nun kararı, Osmanlı Devleti’nin müttefiki olmuş bir ülkenin bu büyük suça katılımını kabul ve itiraf etmesi dolayısıyla Soykırım’la ilgili bugüne kadar yurtdışında alınmış olan kararların en anlamlısı ve yapıcısıydı. Sırf bu gerçek bile Başepiskopos Ateşyan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben kaleme aldığı metnin sefaletini açık ediyor. Hiç kimse Patrikhane’den ve temsilcilerinden 1915’le ilgili ileri bir pozisyon, çarpışmacı bir dil beklemiyor. Nitekim önceki dönemlerde patriklerin kah anlamlı sessizliklerle, kah diplomatik ince dil oyunlarıyla benzer baskı süreçlerini nasıl idare ettiği iyi biliniyor. Bu derece teslimiyetçi, kraldan çok kralcı, tarihsel gerçeklere ve hafızaya bu derece saygısız bir tutum ise Ermeni Kilisesi adına bir utanç kaynağı ve her yönüyle mahkûm edilmesi gerekiyor.

Peki neden? Neden böyle bir metin çıktı? Bunun herhalde Ateşyan’la ilgili kişisel ve hepimizle (Türkiye Ermenileriyle) ilgili toplumsal nedenleri var.

Kişisel olarak bu metin, Ateşyan’ın Erdoğan’a biatının mektubu. Almanya’nın kararı, bulunduğu makamı vekaleten, halkının onayı olmadan işgal eden bu ruhaniye, devletin en tepesine, tek adamına, “Bakın, ben size tabiyim, sizin sadık hizmetkarınızım!” demek için mükemmel bir fırsat gibi görünmüş olmalı. Alacağı aferinle o makamı iyice garanti ederek, hesap vermeden, iktidarını sürdürmek amacı güdüyor Ateşyan. Çünkü Patrik Mesrob’un hastalığından bu yana, önce danışman heyetini, ardından maliye komisyonunu, daha sonra emlak komisyonunu ve daha bilumum mekanizmayı devre dışı bırakarak, halkından kimseye sormadan bir vakıf kurup kimi mülkleri bu vakıf adına kaydettirerek inşa etmiş olduğu ve yaldızı biraz kazınırsa altından hemen birtakım mali suçların çıkacağı bir yapı oluşturarak bir iktidar alanı yaratan Ateşyan’ın, bu çarkın aynen dönmesi için devletinin sürekli onayına ihtiyacı var. Ve bu onayı alabilmesi için ödemesi gereken bedel, en başta, halkının adalet talebi karşısında Türk devletinin işine yarayacak sesleri çıkarmasından geçiyor. Yani karşılıklı bir alışveriş söz konusu. Devlet Ateşyan’ın Patrikhane’deki iktidarını daim kılarken, karşılığında da Ermeni meselesinde yalanlar üzerine kurulu tezlerini bizzat Ermeni Kilisesi’nin yüksek unvanlı bir ruhanisi ağzından onaylatmış oluyor. Mide bulandırıcı bir işbirliği.

Toplumsal olarak, önce Kilise’nin kendisinden başlarsak, Türkiye Ermeni Patrikliği’nin ve ona bağlı dini yapıların ne kadar yozlaşmış ve içi boşalmış olduğunu görüyoruz bu mektupla bir kez daha. Ateşyan elbette ki bir sonuç, ancak 2000 yıl öncesine uzanan bir kilisede ve onun 550 yıldan fazla tarihi olan Patriklik makamında böyle bir din adamının en tepeye varabilmesi, vardıktan sonraki icraatından dolayı herhangi bir şekilde sorgulanmaması ve dahası, Patrikhane içinden herhangi bir muhalif sesin duyulmaması, kilisenin artık sadece bina olarak ayakta olduğunu, ancak o binayı ayakta tutacak ilkelerin yerinde yeller estiğini söylüyor. Bu hale düşmüş bir yapının, kendisinden daha güçlü olan başka bir yapı (devlet) tarafından çeşitli çıkar alışverişleri karşılığında rehin alınması ise asla sürpriz değil.

Agos, bundan 7 yıl kadar önce Başepiskopos Ateşyan’ın, gasp edilmiş mülkü için hakkını arayan bir Ermeni vatandaştan maddi komisyon talep ettiğini belgeleriyle ortaya koyan bir haber yapmıştı. O zaman, yer yerinden oynayacak, Ateşyan Kilise tarafından cezalandırılacak, belki unvanları elinden alınacak, insan içine çıkamaz hale gelecek sanmıştık. Hiçbiri olmadı, aksine kendisi gün geçtikçe güçlendi, makamına iyice yerleşti. Agos’un haberi sessizlikle karşılandı, bizlerin bir yaramazlığı olarak kaldı. Sonraki dönemde Patriğin hastalığı nedeniyle bir seçim ihtimali gündeme gelince, Ermeni toplumunun bütün ileri gelenleri, dışarıdan başka adaylar gelip mevcut düzeni değiştirmesin diye Ateşyan’ın yanında saf tuttu. Sonrasında hepsi pişman olsa da, onların bu aymazca tutumu Ateşyan’ı Patrik Genel Vekili yaptı. Dolayısıyla Ermeni toplumu da gelinen noktada büyük bir vebal taşıyor ve bu hikâyede “Her halk layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü anımsamamak imkânsız.

Patrikhane realitesiyle ilgili birkaç küçük hatırlatma: 550 yıllık İstanbul Ermeni Patrikliği yıllardır vekaleten yönetiliyor, kurumun halkla iletişimi ve basınla ilişkiler el yordamıyla yürütülüyor. Kütüphanesi yıllardır açılmadı. Ermeni okullarında okutulması için ortak bir din dersi kitabı halen hazırlanmadı. Müslümanlaşmış Ermeniler kiliselerine dönmek istediklerinde kendilerine halen çok keyfi bir şekilde davranılıyor, onlara veya öğrenmek isteyenlere Ermenice dersi verecek bir mekanizma yok. Ermenice bilmeyen ahalinin kilisede okunan duaları anlaması ve öğrenmesi için hiçbir çaba yok. Gençlere yönelik hiçbir kilise faaliyeti yok. Patrikhane’nin öncülük ettiği hiçbir sosyal girişim yok. Ama Kilise gelenekleri gereği evlenmeyecek bir din adamı olan, dolayısıyla mala mülke, servete ihtiyacı olmayan Ateşyan’ın Bodrum’da ve İstanbul’da satın aldığı evler, görkemli dini kıyafetleri, çok şık gözlükleri, asaları, yüzükleri var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a biat etmek için kendi halkının daha bir yıl önce aziz edilmiş kurbanlarının hatırasını pazarladığı mektubu var. (Evet, Ermeni Kilisesi 1915’te öldürülen kurbanların tamamını 2015’te aziz ilan etti. Dolayısıyla Ateşyan’ın tavrı aynı zamanda bir ‘srpabığdzutyun’ (kutsalın lekelenmesi olarak görülmeli.)

1915’te, İttihatçıların Ermeni önde gelenleri tutuklamak amacıyla hazırladığı listeler için bazı Ermeniler de çalışmış, ölüme gönderilecek milletdaşlarını ihbar etmişlerdi. Onların bugünlerdeki temsilcilerinden biri, son yıllarda siyaset sahnesinde ‘bnagalez’lik yapıyor, yükseldi, devletinin sadık Ermenisi oldu. İşte bir tanesi de kilisenin tepesinde patrikçilik oynuyor. Onlara sessiz kalmamak, maskelerini her vesileyle düşürmek gerekiyor.

.



Yazar Hakkında

1992 İstanbul doğumlu. Agos foto-muhabiri. Ermeni toplumu gündemi, sosyal etkinlikleri ve yaşamı üzerine haberler yapıyor.