Sarhoş / lensler konuşabilseydi

Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos'un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı 'Lensler konuşabilseydi' başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.

Envaiçeşit ayyaş vardır. Kimi çok içince dünyanın en neşeli insanına dönüşür, durmadan güler; bunlar insana budala ama sevimli gelir. Kimi her yudumda biraz daha ciddileşir, derin düşüncelere dalar, bazen çok duygusallaşıp katıla katıla ağlar, içinde biriktirdiği ne kadar üzüntü varsa hepsini döker, size de onu teselli etmek düşer. Bir de, sarhoş olur olmaz, kim bilir kaç zamandır en derininde taşıdığı gizli öfkeyi açığa vuranlar vardır. Bunlar bazen saldırganlaşır, sizi yanlarında olduğunuza pişman ederler; sonunda onlardan uzak durmaya, kaçmaya başlarsınız. Saldırgan ayyaşlardan oldum olası korkmuşumdur.

İstanbul’a taşındığım yıl çektiğim bu fotoğraftaki üç ayyaşa, Topkapı’daki surların arkalarında bir yerlerde rastlamıştım. Soldaki ikisiyle girdiğimiz sıcak, eğlenceli sohbet, sağdaki yüzünden birden bire kesilmişti. Durmadan araya giriyor, diğerlerine söylediğim her şey hakkında müstehcen yorumlar yapıyordu. Şehrin sokak kültürünün bu yönüyle ilk kez karşılaşıyordum. Adam o kadar saldırgandı ve o kadar çok bağırıyordu ki, kısa kesip oradan ayrıldım. Bazı insanlar içince böyle olur; sözlü tacize ne zaman son vereceğini bilmediğinden, insana kendini tehdit altında hissettirir.

Bir de, genellikle zararsız olmakla birlikte, yaşadığı bazı sert deneyimler nedeniyle bazen haksız yere başkalarına patlayan sarhoş türü vardır. İçinde taşıdığı acı, onu kişiliğine zıt bir aşırı uca iter.

Çok sevdiğim Sarkis dayım her gece uyuyakalana kadar içerdi. Her akşam, mütevazı yemek sofrasında bir küçük şişe arak rakısı olurdu. Mahzun, sessiz sakin biriydi; şişenin tamamını bitirse bile sükûnetini korurdu. Sesini yükselttiğini bile duymamıştım. Öylece oturur, mezelerini yerken bir yandan sigarasını tüttürür, bir yandan da rakısını yudumlardı. Gözlerini boşluğa diker, “ooof of” diye iç çekerdi. Her yaz onu, ailesini, dedemi ve anneannemi görmek için Resualyn’a giderdim. Annemin birçok akrabasının yaşadığı bu şehir, tertemiz akan çayları ve dereleriyle meşhurdu. Yaz boyu, arkadaşım Hammo’yla birlikte, balık tutmak ve yüzmek için derelere giderdik. Hammo, hem komşumuz hem de akrabamız olan bir ailenin oğluydu. Bir gün, yakaladığımız birkaç küçük balık ellerimizde, mahalleye dönerken, bizden yaşça büyük bir çocuk birdenbire önümüzü kesti. Çok öfkeli ve sert bir görünümü vardı. Tek bir kelime etmeden bize saldırdı. Avlarımızı elimizden almakla kalmadı, ikimizi de ağlatana kadar dövdü. Tek sebep, balıkları ona vermeyi reddetmemizdi. Evlerimize gidip, ailelerimize olan biteni anlattık. Büyükler hâlimize üzüldüler, bizi teselli etmeye çalıştılar.

Yediğim dayaktan, bütün gün her yanım ağrıdı. Çok erken bir saatte yattım. Büyükler avluda oturmuş sohbet ediyorlardı. Geç vakit dış kapıdan gelen sesle uyandım; biri ısrarlı ve güçlü bir şekilde kapıya vuruyordu. Kapı açılır açılmaz bağrışmalar başladı. Gelen, Sarkis dayımdı. Öfkeden deliye dönmüştü, avaz avaz bağırıyordu. Söylediği her şeyi duyuyordum. Hiç unutmadığım o sözler beni hâlâ üzer. Bana sesleniyordu. “Nereye saklandın ulan, ödlek yeğen! Nasıl yedin o dayağı? Kendini savunamadın mı, korkak herif! Kime çekmişsin sen, o pek sevimli Arabyan tarafına mı? Benim hakiki yeğenlerim adam gibi dövüşür, mücadele eder. Sen etmemişsin. Arabyan kanı işte…” O kadar korkmuştum ki, yattığım yerde tir tir titriyordum. Ninemin, dedemin, küçük dayım Hrayr’ın yalvarıp yakarmalarına rağmen, babamın ailesine hakaretler yağdırmaya devam etti. Sonunda babam kapıya gitti, “Cehenneme kadar yolun var” deyip kapıyı yüzüne kapadı. Dayımı hayal kırıklığına uğrattım, büyüklerin arasının bozulmasına neden oldum diye, utancımdan sabaha kadar yatakta ağladım. Kendi kendime korkak olmadığımı, çocuğun çok güçlü olduğunu, bizi gafil avladığını söyleyip durdum.

Bu olay hâlâ aklıma gelir; kavgaya tutuşsaydım ne olurdu acaba diye düşünürüm. Daha kötü ne olabilirdi ki? En fazla, yine sebepsiz yere dayak yerdik ama en azından onun da canı yanmış olurdu.

                                           İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

 



Yazar Hakkında