Arkadaş / lensler konuşabilseydi

Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos'un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı 'Lensler konuşabilseydi' başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.

Hayatım boyunca, yüreğimin derinlerinde, kesintisiz bir yakın arkadaşlığın özlemini duydum hep. Yaşadığım her yerde, iyi ve kötü haberleri paylaşabildiğim, iyi arkadaşlarım oldu elbette. Ama hayat bizi hep kendi yollarımıza sürükledi. Çocukluğumdan itibaren ailem durmadan bir ülkeden bir ülkeye göç etti, ben de her defasında en sevdiğim arkadaşlarıma veda etmek zorunda kaldım. Bu iki ufaklığın fotoğrafını çektiğimde, İstanbul’a henüz yeni gelmiştim. Bir kez daha ülke değiştirmiştim, ama bu kez kendi isteğimle. Fotoğraftaki iki arkadaş arasındaki samimiyeti, iki çocuğun bir arada olmalarındaki doğallığı izlemek müthişti. Onları gizlice takip etmiş, arkadan fotoğraflarını çektiğimi fark etmemeleri için çok dikkatli davranmıştım. Aradaki mesafeyi koruyordum, çünkü deklanşör çok gürültü çıkarıyordu. Kim bilir ne anlatıyorlardı birbirlerine, ne planlar yapıyorlardı. Belki de hayatın adaletsizliği karşısında birbirlerini teselli ediyorlardı. Merceğimden onları izlerken “Arkadaşlık böyle bir şey işte” diye düşünmüştüm. Çocukluğumda biz de böyleydik arkadaşlarımla. El ele ya da kolumuzu birbirimizin omzuna atarak dolaşırdık sokaklarda. Yanınızdaki, çok sevdiğiniz, her şeyi paylaştığınız biri olduğu için, düşünmeden yaptığınız, kendiliğinden olan bir şeydi bu.

Böyle bir ikiliyle ilk kez karşılaşıyor değildim. Kanada’da yaşadığım yıllar boyunca görmeyi özlediğim bu sahne, İstanbul için gayet sıradan bir durumdu. Kanada, dünyanın bu tarafından çok farklıydı. Duyguların sarılmayla, dokunmayla değil, kelimelerle ifade edildiği bir yer... Toronto’daki ilk yıllarımda, erkekler arasında fiziksel yakınlık, dokunma, kucaklaşma, yalnızca göçmenler, özellikle de İtalyanlar, Yunanlar ve Portekizliler arasında görebileceğiniz bir şeydi. Kültür meselesi... Ama dokuz yıl sonra bu fotoğrafa bakarken, yüreğimin derinliklerine işlemiş bir keder hissediyorum. Şu anda yirmilerine varmak üzeredirler herhalde. Büyük ihtimalle hâlâ yakın arkadaşlardır. Tüm bu yıllar içinde çok şey paylaşmışlardır mutlaka – sevinç, keder, aşk hikâyeleri, maceralar… Kim bilir, sözlerini ezbere bildikleri kaç şarkıyı söylemişlerdir birlikte. İkisinden birinin canı sıkkın olduğunda, ya da birlikte büyüdükleri diğer arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde bir ağızdan söyledikleri şarkılar... Hiç kesintiye uğramamış, sürekliliğini korumuş bir arkadaşlık, bulunmaz bir nimet. “Çocukluğumuzdan beri ne çok şey yaşadık beraber” diyebilirler. Benim kuramayacağım bir cümle bu. Bir sürü veda, yeni ülkelerde dökülen yalnızlık gözyaşları, güvenebilecek yeni bir arkadaş bulmak için sarf edilen çabalar… Sizin şarkılarınızı bilmeyenlerle nasıl birlikte şarkı söyleyebilirsiniz ki... Ben de onlarınkileri doğru dürüst öğrenemiyordum zaten, olmuyordu. Bazen, insanın doğduğu yerden ayrılmaması gerek diye düşünüyorum. Hayat hikâyem bu şekilde gelişmeseydi, çocukluğumda tanıdığım insanlarla birlikte yaşlanabilirdim ben de, ömürlük arkadaşlıkların keyfiyle. Tek ses olup şarkılarımızı söylerdik. Keşke…

                                                                                                                                   İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



Yazar Hakkında