Zıtlıklarla beslenen bir ‘uyku’nun sergisi

Dünyaca ünlü İngiliz sanatçı Marc Quinn’in Türkiye’deki ilk kişisel sergisi ‘Aklın Uykusu’nu sergisini, küratörü Selen Ansen anlattı. Sergi adını Goya’nın ünlü gravüründen alıyor.

FOTOĞRAF • ASLI GİRGİN

TUĞBA ESEN
ztugbaesen@gmail.com

Kendi kuşağının önemli temsilcilerinden İngiliz sanatçı Marc Quinn, Türkiye’deki ilk kişisel sergisi ‘Aklın Uykusu’ ile 8

Şubat - 27 Nisan arasında Arter’de. Küratörlüğünü Selen Ansen’in üstlendiği ve adını, Goya’nın ‘Aklın Uykusu Canavarlar Üretir’ adlı gravüründen alan sergi bir retrospektif olmasa da, sanatçının son 15 yılda ürettiği, uluslararası sanat piyasasında tanınmış çalışmaları ile, ilk defa sergilenen son dönem serilerinden örnekler içeriyor. Selen Ansen ile, Quinn’in karşıtlıklar üzerinde kurguladığı, mükemmeliyetçi bir yaklaşımla yarattığı eserleri hakkında konuştuk.

  • Goya’nın gravüründe, uykuda olan ressamın bilinçaltı sahneleri yer alır. Marc Quinn’in sergisinde uykuda olan kim, ve biz kimin aklının sahnelerini görüyoruz?

Serginin adında akıl ve uyku arasındaki bir eşik söz konusu. Uyanık ama uykulu bir hal var; Marc Quinn’in sergisinde

uykuda olan, akıl. Bu bir paradoks belki de, çünkü akıl kelimesi pozitivist ve bilimsel bir yaklaşımı çağrıştırıyor. Quinn’in 90’lardan itibaren yaptığı işlerde sanat ve bilim buluşuyor. Sergide yer alan yapıtlar çok çeşitli temaları işliyor. Beden-kimlik, doğa-kültür, beden-zihin gibi, zıt olduğunu düşündüğümüz kutupların buluşması ve iç içe geçmesi söz konusu. Zihnimizin görmek istemediği veya susturmak istediği gerçekliklerin yer aldığı bir yer ve zaman olarak görüyorum ‘Aklın Uykusu’ sergisini. Bu uyku aynı zamanda bir uyanış; susturduğumuzun, yüzeyin altında kalanın sahne alması.

  • Marc Quinn’in, Rönesans dönemi heykellerindeki gibi, bedeni yücelten bir estetik yaklaşımı var ama klasik sanattan farklı olarak insan bedenini tüm kusurlarıyla, tuhaflıklarıyla birlikte yüceltiyor. Diğer yandan en ufak bir hataya bile yer vermeyen bir tekniği var. Eserlerinde bu kusurları neden hiç görmüyoruz?

Güncelliğini geçmişle ilişki içinde kuran, sanat tarihine çok meraklı bir sanatçı. Sergide Goya’ya, Zurbaran’a referanslar

Marc Quinn, beş yılda bir beş litre kan vererek yeni bir otoportre yapıyor. Böylece kendi bedenine de müdahale etmiş oluyor.

var. Quinn sık sık müze geziyor ve Antik Roma heykellerinin zamanla bazı uzuvlarını kaybetmiş olduklarını fark ediyor. Bir güzellik ideasını temsil eden bu heykeller, uzuvlarını yitirmiş olsalar da, seyirciler tarafından hâlâ bu ideanın somut hali olarak algılanıyor. Sanatçı da, “Hayatta, uzuvlarını kaybetmiş heykellerin gerçek modelleri var” diyor. Bu heykellere hayranlıkla bakıyoruz ama hayattaki engellileri ötekileştiriyor, görünmez hale getiriyoruz. Eserin kusursuzluğa ulaşan bu tekniklerle beraber yaptığı ise, bu kişilere sadece toplumda değil, dışlanmış oldukları bir alan olan sanat yapıtında ve idealar dünyasında da bir yer sunmak. Hem de ebediyen... Burada önemli olan bir diğer nokta da, dayanıklı olduğu için, ebediyet vadeden mermerin kullanılmış olması.

  • Quinn, heykellerini yaptığı bu kişilerle nasıl bir ilişki kurar?

Bunu cevaplarken sergide yer almayan Alison Lapper heykelinden de bahsetmek gerek. Paralimpik olimpiyatlar için yaptığı, kolları ve bacakları olmayan bir kadının heykeliydi bu. Aynı serinin parçaları olan her heykel kendi modelinin adını alıyor: Tom Yendell, Alexandra Westmoquette, Stuart Penn... Marc Quinn bu heykellerin yapım sürecinde modellerle yakın ilişki kuruyor, onların özel hayatlarıyla ilgileniyor. Sanatçının başka bir kataloğunda, bütün modellerinin özgeçmişlerine ve duygularına yer veriliyor. Yapıtlarında model sadece beden olarak değil, birey olarak da var oluyor. Klasik sanatta model genellikle bedeni ve ifadesiyle yer alır. Elbette, sanat tarihinde birey olarak öne çıkan modeller oldu ama bunlar çoğunlukla fiziksel nitelikleri ile var olan modeller. Marc Quinn’in modelleri ise Michael Jackson, Kate Moss gibi, medyatik bir yaşantısı olan, ikona dönüşmüş veya kamunun tanımadığı, bir nevi görünmezlik içinde olan kişiler.

 

  • Quinn otoportresini kendi kanıyla yapmış, ampute heykellerde mermer, diğer heykellerde bronz kullanmış. Malzeme sanatçının üretiminde nasıl bir yere sahip?

Otoportresini (‘Self 2011’) ayırmalıyız belki burada, çünkü kanın sembolik boyutu var; hayati sıvı olarak karşımıza çıkıyor.

Bir de, otoportre olduğu için farklı. Quinn kariyeri boyunca otoportreye ilgi duymuş. Sergide, Zurbaran’dan ilhamla yaptığı otoportresi de yer alıyor. Quinn’e göre otoportre bir imkânsızlık içerir, çünkü eserin gerçek bir otoportre olabilmesi için zamanı ve zamanın akışını içermesi gerekir. Quinn bunun için çeşitli yöntemler deniyor – bir Zurbaran portresi gibi zamanın izlerini taşıyan yüzü göstermemek ya da kendi bedenini somut bir şekilde esere dahil etmek ve bunu en hayati sıvı olan kanla yapmak gibi... Aynı zamanda çok şiddetli bir hareket bu. Beş yılda bir beş litre kan vererek yeni bir otoportre yapıyor. Böylece kendi bedenine de müdahale etmiş oluyor.

  • Burada, ‘Tarihin Yaratılışı’ adlı, altı halıdan oluşan seriden de bahsetmek gerek belki...

Her malzemenin tarihsel bir dokusu var. Quinn, malzemenin bütün boyutlarını kullanan ve malzemeyi görünür kılan bir sanatçı. Malzeme sadece eseri yaratmak için bir araç değil; belirgin bir biçimde, yapıtın bir parçası. Geleneksel bir teknikle üretilen jakarlı halılar sergiye dahil etmeye en son karar verdiğimiz eserler oldu. İngiltere gibi ülkelerde bu tür halılar kraliyet sarayı için yapılır ve duvara asılırdı. Orijinalleri tamamen dekoratif, aristokratik sahneleri temsil eder. Buradaki halılarda, dünyanın çeşitli yerlerinden protesto ve imha sahneleri var. Marc Quinn ile, halıları, insanların üzerlerinde gezinebileceği şekilde zemine yerleştirmeye karar verdik.

  • Bu yapıtları bu coğrafyayla ve gündemle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Geçen yazdan beri içinde bulunduğumuz bir süreç var. Halıları görünce aklıma hemen Gezi olayları geldi. Marc Quinn

seriyi önerdiğinde çok güçlü buldum. Hepimiz doğrudan veya dolaylı olarak Gezi olaylarına dahil olduk. Sadece İstanbullu veya Türkiyeli bir seyircinin değil, yabancı seyircilerin de medya aracılığıyla, Gezi olaylarıyla bir ilişkisi oldu. Quinn’in bu halılarda yeniden ürettiği fotoğraflar, internetten kopyaladığı görseller, yani globalleşmiş bir dünyanın imgeleri. Seçkide Türkiye’den görseller yer almıyor. Sanatçı buradan fotoğraflar kullanmayı önerdi ama ben onlar olmadan, yerleştirmenin daha güçlü olacağını düşündüm. Benim için Gezi olaylarından beri kişisel bir soru var: Bu olayları araçsallaştırmamayı ya da fetiş haline getirmemeyi nasıl başarırız? Henüz buna verecek bir cevabım yok.

Kategoriler

Kültür Sanat Sergi