Tanrı’ya kızgın bir adam

‘The Cut’ın sessiz başkarakteri Demirci Nazaret Usta’yı, Cezayir kökenli Fransız oyuncu Tahar Rahim, güçlü bir vücut diliyle canlandırıyor. Filmin pek çok can alıcı sahnesi de, Rahim’in gözlerine yansıttığı çaresizlik, öfke, özlem ve hayatta kalma inadından güç alıyor. Film gösterildikten sonra, Rahim’le, Nazaret’i ve onu Tanrı’ya küstüren travmayı konuştuk.

EVRİM KAYA
evrimkaya@agos.com.tr

  • Bu filmden önce Ermenilere dair neler biliyordun?

Soykırıma uğradıklarını, çok acı çektiklerini duymuştum ama fazla da bir şey bilmiyordum açıkçası. Dünyanın her tarafına gitmiş olmaları ilginç geliyordu bana. Fatih’le oturup bir sürü şey öğrendim, bir sürü belgesel izledik. Ermenilere ne olduğunu iyice öğrendikten sonra, benim için asıl zorluk bu karakterin gerçekliğini anlamak oldu. Sesini kaybetmiş birini oynuyorum, önce o dili öğrenmem gerekti. Paris’te ve Hamburg’da, iki ayrı doktorla konuştum. Gerçekten dilsiz olan insanlarla görüşüp onların diliyle konuşmayı öğrendim. Doğuştan dilsiz olanlarla da, sesini sonradan kaybedenlerle de konuştum. Bir öğleden sonra birlikte uzun bir egzersiz yaptık; onlara bir hikâye anlatmaya çalıştım, hiç konuşmadan. O günün sonunda sohbet edebilir hale geldik.

Bu karakterin biraz minimalist olması gerektiğini anladım, ama bazen de beklenmedik patlamalar yaşıyor, bedeninin kontrolünü kaybediyordu. Çok zorlandım, hep gözlerimle, bedenimle konuşmak hiç kolay değildi.

  • Çekimler ne kadar sürdü?

Bir ay. Ama öncesinde iki hafta prova yaptık, o çok önemli bir aşamaydı. İki hafta boyunca her bağlantıyı, her diyaloğu tek tek gözden geçirdik.

  • Bu süreç sizi nasıl etkiledi?

Ben bir tür şizofreni yaşayan aktörlerden değilim. Etkilensem de, işim bitince kendi hayatıma dönebiliyorum. Karakterin elbiselerini çıkarınca kendi elbiselerimi giyiyorum hemen. Esas zor olan, işin psikolojik değil fiziksel boyutuydu. Kanada’da eksi on derece, sonra Ürdün’de artı kırk derece... Bütün bu mesafeler ve değişiklikler düşünülünce, aslında çok kısa zamanda çektik filmi. Fransa’da bu tür bir filmi en az seksen günde çekersiniz.

  • Sizin için rolün en zor kısmı neydi?

Boğaz kesme sahnesi en zoruydu. ‘The Cut’ yani. Bir de, bir Chaplin filmi izledikten hemen sonra, kızlarının hayatta olduğunu öğrendiği sahne var. Yıllar geçmiş, bütün umudunu yitirmişken... Böyle bir sahneyi nasıl oynarsınız ki? Fatih’le uzun uzun konuştuk ve bir çözüm bulduk elbette, ama kendimi bir an için kaybolmuş hissettim. Siz ne düşündünüz bilmem; bence çok zordu ama iyi oldu o sahne.

  • Sizin çocuğunuz var mı, özdeşleşmekte zorlandınız mı?

Çocuğum yok ama çok iyi hissettim o duyguyu, kaybetmişken bulma umudunu.

Rahim, Fatih Akın’ın çok büyük bir yönetmen olduğunu ve farklı oyuncularla nasıl konuşacağını iyi bildiğini söylüyor.
  • Fatih Akın’la çalışmak nasıl bir deneyim?

Çok iyi bir deneyim, çünkü çok büyük bir yönetmen. Bunun nedeni de, farklı farklı oyuncularla nasıl konuşacağını iyi bilmesi. Farklı dillere adapte olabiliyor. Dil derken Almancayı, İngilizceyi filan kastetmiyorum, herkesin kendine has bir dili vardır ya... Bazı oyunculara “Sağa git”, “Sola dön” demek yeter. Bazılarına duyguyu vermek gerekir. Her oyuncu farklıdır çünkü. İyi yönetmenler bunu bilir, ve Fatih iyi bir yönetmen. Teknik olanla içgüdüsel olan iç içe geçiyor onda.

  • Bunu ona da sormuştuk: Nazaret’le, çölde karşılaştığı Arap sabun ustası arasında bir tür diyalog geçiyor. Usta “Sana bunu kim yaptı?” diye soruyor, çok etkileyici bir bakışla karşılık veriyorsunuz. Sizce bu sorunun yanıtı ne?

Bence o bakışın nedeni korku. Ermeni olduğunu söylesin mi, söylemesin mi, bilemiyor. Nazaret sadece dilsiz değil, konuşmaya da korkuyor. İki çekim yaptık o sahne için. Filmde kullanmadığımız çekimde, kolundaki haçı gösteriyordu. Ama o noktada bunu yapamayacak kadar korkuyor olduğuna karar verdik. Karşısındaki Ermeni olduğunu anlasa ona ne yapacağını bilmiyor çünkü; belki de satacak, belki öldürecek... Travma çok büyük.

  • Nazaret’in elindeki haç dövmesine düşman olduğunu, Fatih Akın’ın basın toplantısında hatırlattığı REM şarkısındaki gibi dinini yitirdiğini görüyoruz. Siz inançlı biri misiniz? Anlayabildiniz mi o duyguyu?

Ben çok inançlı biriyim ama yaşadıklarını çok iyi anladığımı sanıyorum. Bence, aslında bir dogmaya olan inancını yitiriyor Nazaret. İnançsızlıktan önce öfke var onda. Tanrı’ya kızgın bir adam, buna neden olacak şeyler yaşamış biri. Sonra da hem Tanrı’ya, hem dine, hem de hayatın kendisine duyduğu inancı kaybediyor. Küba’da geçen sahnede de anlıyoruz bunu. Ve evet, insan bazen inancını yitirebilir.

 

 

Kategoriler

Kültür Sanat Sinema