Danzikyan: Yüzleşme çağrısı toplumda beklenen yankıyı bulmuyor

Agos Genel Yayın yönetmeni, Başlangıç Dergisi’ne verdiği söyleşide gazetedeki görev değişikliği, Soykırımın 100. yılı, İsviçte-Perinçek davası ve genel seçim gibi gündemdeki başlıkları değerlendirdi.

 Karşı Radyo'da da yayımlanan söyleşinin tamamı şöyle: 

Soykırımın sürmesinin birinci göstergesi toplumun onu hâlâ konuşamaz olmasıdır – Yetvart Danzikyan - Başlangıç 

Agos’ta sizin yayın yönetmeni oluşunuz herhangi bir değişiklik yaratacak mı?

Agos’ta aslında çok büyük bir değişiklik beklememek lazım. Çünkü Agos’un zaten bir çizgisi bir anlayışı ve felsefesi var. Hrant’ın Agos’u ilk kurduğu zaman etrafında ben de vardım. Dolayısıyla biraz da o yüzden rahatım çünkü hep gazetenin çeperinde oldum.

Agos’un birinci işi Türkiye’deki Ermeni kültürünü,  hayatını ve zenginliğini yansıtmak. İkinci işi Ermeni meselesiyle ilgili söz söyleyebilmek ve Türkiye’deki Ermeni düşmanlığının köküne inerek, Türkiye için en azından bir yüzleşme sağlayabilmek. Bu yüzleşmenin yollarını açabilmek ve bununla bağlantılı olarak Türkiye’deki Ermeni sorunu olarak algılanan ama aslında başka türlü tarif edebileceğimiz bir yüzleşmenin kapılarını aramak. Üçüncü olarak da Ermeni dilini yaşatmak ve İstanbul’daki Ermeni gençlerinin gazetecilik yapabilecekleri, başlangıç yapabilecekleri bir gazetede buna imkân sağlayabilmek. Dördüncü görevi, ya da işi sessiz kalmış, konuşamayan Ermeni toplumunu bir nebze de olsa konuşturabilmek, Ermenilerin konuşması için imkân sağlamak diyebilirim. Agos’un çok temel yani saptanmış bir şey değil ama yaratılan, oluşmuş veya kurarken hepimizin aklından geçen çizgisi böyle tanımlanabilir. Dolayısıyla bu çizgide bir değişiklik olmasını beklememek lazım. Söylediğim gibi, ben de Agos’un kurulduğu zaman bir yıl kadar Hrant’a yardım eden yardıma gelen ekipte yer almıştım. Başka işler yaptığımdan dolayı biraz uzak kaldığım dönemler oldu ama 2008’den beri yazıyorum. Yeni kuşak olmasına rağmen herkesi tanıyorum burada.

Agos’un genel çizgisi bu. Belki yapacağımız şey; 2015 yılı özel bir yıl, soykırımın 100. yılı. Belki yayın anlamında daha zenginleştirici, daha çeşitli şeyler yapılır. Ama onun dışında Agos’un çok farklı bir yerlere gideceğini düşünmeye gerek yok bana sorarsanız. 

Hrant’ın öldürülmesinin ardından 2010 yılına kadar Agos’un yayın yönetmenliğini yapmış olan Etyen Mahçupyan’ın Agos’a bir takım eleştirileri oldu. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Eleştiri daha az Ermeni ve daha çok sol, laik ve çağdaş olmak gibi bir şeydi. Açıkçası “daha az Ermeni” derken ne kastedildiğini anlamadım. Sanıyorum son üç-dört yıldan bahsediyor. Son dönemlerde deniyor çünkü. Ben bir aydır buradayım, üç-dört sayı yaptım. Rober’in döneminde de zaten yazar olarak vardım. Gazetenin çizgisiyle de çok büyük ölçüde hemfikirdim. Her iki dönem için de sanıyorum soruyu soranın kastettiği şey, Agos’un yeterince AKP’li olmayan bir gazete haline geldiği. Sorudan öyle bir ima çıkarttım. Etyen Mahçupyan da sanırım çok diplomatik ifadelerle,‘evet gazete yeterince AKP’li değil’ gibi bir cevap vermiş. Kendimce şifreleri çözünce böyle bir sonuca ulaştım. Evet, kimi çevrelerde belli bir sıkıntı var Agos niye yeterince AKP’li değil diye. Olabilir öyle bir sıkıntı. Bunun dışında sol, laik, çağdaş, daha az Ermeni gibi şeyler söyleniyor. Teker teker cevaplayacak olursam‘daha az Ermeni’ye hiç katılmıyorum. Agos’un bütün manşetleri üç aşağı beş yukarı Ermeni meselesiyle ilgili. Haberlerin yüzde yetmiş-sekseni zaten Ermeni,Türkiye-Ermenistan ya da bütün bu meselelerle ilgili. Ama tabii ki Türkiye’de olup bitenlerle de ilgiliyiz. Ve bu ilgimiz Türkiye daha sıkıntılı döneme giriyor ise bazen artabilir. İç güvenlik paketi varsa biz bunu görmezlikten gelemeyiz. Kürt meselesinde gelişme oluyorsa, çözüm süreci anlamında veya tam tersi bir gelişme oluyorsa biz bununla ilgilenmezlik edemeyiz. Ve bununla ilgili varsa bir çift sözümüz onu söyleyebileceğimiz yolları, yani çözüme ilişkin söyleyebileceğimiz yolları ararız. Bir şekilde bu zemini sağlamak isteriz. Türkiye’de dindarlaşma, zorunlu din eğitimi, 4+4+4 sistemi ya da buna benzer toplumu bir şekilde sıkan bir mesele varsa biz bununla tabii ki ilgileniriz. Ermeni toplumunun duruşu tabii ki laik bir duruştur. İslamcı olacak halimiz yok. Sol derseniz, Hrant Dink zaten solcu birisiydi ve Hrant’ın varlığı boyunca da gazete sol çizgisini her zaman koymuştur. İlk elden bunları söyleyebilirim.

Bu yıl 19 Ocak’taki pankart,‘Hrant’la ve soykırımla yüzleşin’ idi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu ifade nasıl bir karşılık bulacak sizce bu yıl? 

Hrant Dink cinayetini planlayan, uygulayan, daha sonra bu işe karışmış kamu görevlilerini, yani bu durumun tam bir benzeri, daha doğrusu orijinini 1915 yılında da gördük. 1915 yılında da planlandı, düzenlendi ve onun sorumluları da korundu, hatta çoğu cumhuriyet döneminde vali oldular, milletvekili oldular, Atatürk’ün çevresinde CHP’nin çevresinde yönetici haline geldiler. Bir tür benzerlik var. Bunun altını çiziyorum çünkü tam da bu yüzden hem 1915’le yüzleşmek gerekiyor 2015’te hem de Hrant cinayetiyle yüzleşmek gerekiyor. İkisi birbiriyle bağlantılı şeyler. Ve aslında Hrant cinayetiyle yüzleşeceğiniz zaman 1915’le yüzleşmenin yolunu da kendinize açmış olabilirsiniz. Çünkü hâlâ Hrant Dink’in devlet içi bir koalisyonun sonucunu öldürüldüğünü düşünüyoruz. Davaya baktığınız zaman herkes bunu görebilir zaten. Dolayısıyla bu cinayetteki kamu payının aydınlatılması, sorumluların yargı önüne çıkartılması, gerçekten 1915’le yüzleşmenin de yolunu açabilir. Çünkü baktığınız zaman devletin bu işten haberdar olduğu çok açık. Ve en büyük problem aslında şu: Biz Hrant Dink cinayetinde koca bir devletin bir Ermeni’nin öldürülmesinde hiçbir şekilde problem görmediğini, bir Ermeni’nin çok rahat öldürülebileceğini gördük. Dolayısıyla yüzleşmenin ilk ayağı Hrant Dink cinayeti diye düşünüyorum.

19 Ocak’taki pankarttaki slogan bu açıdan karşılığı olan bir slogan. Fakat bu slogan yazıldı peki toplum bu halde mi diye soracak olursak, orada şüphelerim var. Evet, soykırım daha çok konuşuluyor. Bu pankartla yüründü bu sene, soykırım üzerine paneller yapılıyor, yayınlar yapılıyor, kitaplar çıkıyor, filmler gösteriliyor, bir sürü şey konuşuluyor ama toplum bununla yüzleşiyor mu? Çünkü soykırımı konuşmak başka bir şey, yüzleşmek başka bir şey. Bu yapılıyor mu diye soracak olursanız çok değil gibi geliyor bana. Bir AKP’li tavrı topluma da sanki yayılmış gibi. AKP de genelde “şunu bir atlatalım da seneye bakarız gibi” bir hava var. Toplumda da sanki şöyle bir şey hissediyorum. Bu sene bu konuşulacak tamam. Konuşulsun, kulağımızı kapatalım. Nasılsa bu sene geçecek, Mayıs’tan sonra biz işimize bakarız gibi bir hava söz konusu. Toplumdan kastım şu,  bu işle ilgili olmasını bekleyeceğiniz herkes. Kısım kısım böyle şeyler var kimi Müslüman sivil toplum örgütlerinde çaba görüyoruz, demokrat sivil toplum örgütlerinde de çaba görüyoruz ama 100. yıl dediğimiz yüzleşmeyi böyle bir çabayı bekleyebileceğimiz kesimlerde ben henüz görebilmiş değilim. Ve bu sanki dediğim gibi, “Tamam konuşulsun, edilsin bu yıl yapacak bir şey yok konuşulacak, artık seneye bakarız bu işlere,” havası var.

Sizce nasıl olmalı yüzleşme?

En azından medyada daha çok yer almalı. Mesela Fatih Akın’ın The Cut filmi daha çok konuşulmalıydı. Konuşulmadı, görmezden gelindi neredeyse. Bir iki tane yerde çıktı. Filmi kimse merak edip gitmedi. Ne anlatılıyor diye. Çok düşük seyirci sayısında kaldı. Bu mesela bir gösterge. Sinema seyircisi muhtemelen Türkiye’nin entelektüel,  okuyan kesimidir. Sinema seyircisinin buna ilgisiz kalmasını ben açıkçası ipucu olarak görüyorum. Medyanın ilgisizliğini ipucu olarak görüyorum. Siyasi partilerin bu konuda kafa yormamasını bir ipucu olarak görüyorum. Her şeyden önemlisi geçen Radikal’de bir söyleşide de söyledim, sürekli AKP ne yapacak diye bakmak bir yere kadar tamam da bir açıdan sonra şuna da bakmak gerekiyor. Bizim sivil toplum kuruluşlarımız var: TMMOB gibi DİSK, KESK gibi… Bu konuda bir laf edecekler mi, bir hazırlıkları var mı? Çünkü bu kurumlar Türkiye’deki demokrasi mücadelesini ileri taşımayı hedefleyen, gerçekten de bir kısmı çok sıkıntılı dönemler yaşamış, en azından bir demokrasi cephesinde buluşabilecek kurumlar ve çok sayıda üyeleri var. Bu kurumlardan bir tür çıkış gelecek mi acaba ben onu merak ediyorum örneğin. Bunları yan yana koyduğunuz zaman evet konuşuluyor ama son on yılda kim konuşuyorsa yine onlar konuşuyor gibi. Bu ses toplum içinde beklenildiği kadar en azından yankı bulmadı gibime geliyor.

Tüm bunlarla ve örneğin Sevag Balıkçı cinayetiyle, Maritsa Küçük cinayetiyle de birlikte değerlendirirsek soykırım sürüyor diyebilir miyiz?

Soykırım bana göre sürüyor. Bu söylediğim biraz sert gelebilir ama öyle. Çünkü soykırımın sürmesinin bana göre birinci göstergesi Türkiye’deki toplumun soykırımı hâlâ konuşamaz olmasıdır. Hâlâ Ermeni toplumunda söz söyleyen insan sayısı az. Ama ben ona da bakmıyorum tabii ki her toplumun içinde siyasetle uğraşan az olacaktır. Türkiye için de bu böyledir. Ama ben Ermeni toplumuna baktığım zaman insanların hâlâ sustuklarını görüyorum. Bir şey söyleyenin başına bir şey gelme ihtimali hâlâ güçlü bir ihtimal olarak görülüyor. Öldürülen bir Ermeni’nin katillerinin tam anlamıyla yargı önüne çıkma ihtimali hâlâ düşük. Davalar hâlâ karanlıkta. Evet, başka birçok davayı, mesela Ali İsmail Korkmaz davasını, Ethem Sarısülük davasını ve daha bir sürü davayı örnek verebilirsiniz. Ama başka bir durumdan bahsediyoruz, insanların ırkçı bir duyguyla öldürülmesinden bahsediyoruz. Böyle bir mesele var. Türkiye övünüyor ya, ‘bizde ırkçılık yoktur’ diye. Cinayetlerimiz var bizim hâlâ failleri bulunmayan ya da karanlıkta kalan. Her seferinde şu algıyı yerleştiriyorlar Türkiye’deki Ermeni toplumu için; konuşursak başımıza bir şey gelir, konuşmazsak bile başımıza bir şey gelir. Birincisi bu, ikinci olarak sayının azalmasına bağlı olarak dil ölüyor yavaş yavaş. Arkadaşlarımızla çok az Ermenice konuşuyoruz artık Türkçe konuşuyoruz farkında olmadan. Ermeni okullarında öğretmen sayısı daha doğrusu talep azalmış halde. Ermeni okulları çok zor ayakta duruyor. Bunun için gençlerin Ermeniceyi iyi öğrenmeleri gerekiyor. Bütün derslerin Ermenice olduğunu düşünürsek buna göre öğretmen talebi olması lazım. Nüfus gitgide azalıyor. Okullardaki öğrenci sayısı azalıyor. Okullar yavaş yavaş kapanıyor. Bunlar hep soykırımın yarattığı büyük, ağır baskının sonuçları. Tam da bu yüzden soykırımın devam ettiğini söyleyebiliriz.

100. Yılda Ermenilerin şimdiye kadarki talepleri ile ilgili farklı bir şey yapılacak mı?

Sınır kapısının açılmasıyla ilgili ben bir şey beklemiyorum. Toprak talebine gelince bunlar daha çok belli bir kesimin talepleri. Çok gerçekçi bir talep değil aslında. Tazminat konusuysa Türkiye’nin en büyük korkularından bir tanesi. Çünkü burada en gerçekçi talep bu aslında. Ermeni soykırımı sadece insanların topraklarından sürülmesi, öldürülmesi ve tekrar geri dönmemesini sağlama meselesi değil. Aynı zamanda epey bir mülke el kondu. El koymalarıda düşünecek olursak hukuki olarak ilerleyecek bir yol gözüküyor. Bununla ilgili gelişme de olur ama bunlar iki üç ayda olacak şeyler değil. Dolayısıyla da Türkiye’nin pozisyonunu büyük oranda koruyacağını düşünüyorum. 

Cumhurbaşkanının geçtiğimiz 24 Nisan’da ki açıklamasının üzerine bu yıl bir şey bekliyor musunuz?

Siyasi bir hamle, jest anlamında söylüyorsanız eğer orada da durum pek parlak değil. Çünkü geçen sene gelen taziyeden sonra daha ileri bir adım beklersiniz. Fakat gelen adım Çanakkale anması koymak oldu. Çok da tuhaf bulduk biz bunu. Çok belli ki devlet aslında bir paranoya içinde. Ben çok anlamadım biraz da ayıp buldum. Sarkisyan’ı çağırdılar bir de. Düşünebiliyor musunuz Sarkisyan’a şöyle bir şey deniyor,“Senin özel günün var, tabii trajedi aslında ve bu devlet bu işin faili ama gelmek istemez misin, Anzakları anacağız.” Böyle bir şey yaptılar ve Sarkisyan da,‘Nereden çıktı bu münasebetsizlik’ gibi cevap verince gerginlik politikası yaratıldı. Bu durum, geçen sene ne yapacaksak yaptık, şimdi bu sene Ermenistan’la gerginlik politikası cebimizde olsun biz bunu istediğimiz zaman çıkartıp kullanırız gibi bir anlamına da gelebilir. Ama bir tür jest de gelebilir. AKP elastik bir parti. Mesela Kürt meselesinde, savaş çıkartması da şaşırtıcı değil barış yapması da. AKP 1915 ile ilgili sert bir adım da atabilir, bu da şaşırtıcı olmaz tabanını şaşırtmaz. Tam tersi bir adım da atabilir bu da şaşırtıcı olmaz, tabanı da şaşırmaz. Böyle böyle AKP’yi anlamaya çalışıyoruz on iki yıldır.

Yakın zamanda Perinçek mahkemesi vesilesiyle Ermeni Soykırımı söz konusu olunca nasıl yeniden kol kola girilebildiğini gördük…

Bir olumlu adım atıyorlarsa iki ya da üç negatif adım atmak zorunda hissediyorlar gibi. Devletin resmi duruşundan hâlâ çıkamamak gibi. Sadece Doğu Perinçek olarak bakmamak lazım. Bu aslında Talat Paşa Komitesi meselesi. Doğu Perinçek burada sadece bir akademisyen olarak çıkışta bulunmadı. Talat Paşa Komitesi yıllardır zaten burada, Türkiye’deki Ermeniler üzerinde psikolojik bir baskı yürütüyor. Aynı komite Hrant Dink’in ifade özgürlüğünü ayaklar altına almak için çabaladı, mahkeme önlerine gidildi, Hrant Dink taciz edildi. Hrant’ın ifade özgürlüğünü tehdit eden kurumlardan bir tanesi Talat Paşa Komitesidir.Talat Paşa zaten Ermeni soykırımını planlayan uygulayan insan. Böyle bir komitenin başından bahsediyoruz ve hükümet kalktı bu komitenin başının yurtdışı yasağını kaldırdı. Peki, niye yurtdışı yasağı vardı? AKP’ye karşı bir komploya bulaştığı iddiası ile yargılanmış, hüküm giymiş, daha sonra tutukluluk süresinin 5 yılla sınırlanması üzerine tahliyesine karar verilmiş. Mahkeme henüz tamamlanmış değil. 1915 meselesine ilişkin AKP, kendisine karşı hükümeti devirmeye yönelik faaliyetlere bulaştığı iddiasıyla yargılanmış birisi gitsin orada kendini savunsun diye düşünebiliyor. Bu soruldu Davutoğlu’na. “İfade özgürlüğünü destekliyoruz ve soykırım vardır demek ne kadar mümkünse soykırım yoktur demek de o kadar mümkün olmalı” dediler. Ama bu bir akademisyenin basit bir şekilde bu soykırım değildir bana göre demesi değil. İnadına yapılmış bir şeydir. Ermeni toplumunu yaralamak için yapılmış bir şeydir. AKP hükümetinin aldığı pozisyonda klasik devlet politikalarının ne kadar dışına çıkabildiğinin, sınırlar içinde olduğununda göstergesidir aynı zamanda. 

Seçimlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

HDP’nin yüzde on barajını aşmayı hedefleyerek parti olarak seçime girmesini iyi bir hamle olarak görüyorum. Çünkü 2007’den beri üç aşağı beş yukarı hep aynı tablo var. AKP-MHP-CHP ve bağımsızlar. Bu denklem daha ne kadar gidecek? 2015’te bu denklemi kırmayı hedeflemeyi anlamlı buluyorum. Müzakere süreci HDP için Kürt siyaseti için bir alan açıyor. Bu alanı kullanmak gerekir siyasi açıdan. Yani siyaset yapıyorsan eğer aynı denklem içinde dönmek çok doğru değil. Eğer siyasi olarak da böyle bir imkân varsa… Çünkü bakıyorsunuz CHP kilitlenmiş vaziyette, dolayısıyla yeni bir çıkış gerekiyor.  Bu çıkışı yapacak bir figür de var: Selahattin Demirtaş. Parti de var: HDP. Yani şartlar biraraya gelmişken bunu yapmamak, yapmaktan daha kötü. Üstelik de bu, denediğiniz anda alacağınız ekstra vekillerle AKP’yi de biraz sarsma imkânı veriyor size.

Siyasi olarak biraz 70’lerin başında Ecevit’in orada bir alan görüp ortanın solu hamlesi yapması ve oraya sıçraması gibi bir şey. Yükselen bir dalga vardı ve o dalgaya atlamamak dalganın üzerinden geçmek siyasi açıdan bir tür körlük olurdu diye düşünüyorum. Hamle yaptılar ve bunun sonucunu gördüler. Oradaki imkânı gördüler. Tam benzemese de siyasi mantık, siyasi imkân açısından durumu biraz benzetiyorum. Bu açıdan olabilir görüyorum. AKP’nin ne yapacağına gelecek olursak Davutoğlu ile girdikleri bir seçim, bu Davutoğlu içinde bir test olacak. Geçen seçimle aynı oranı korumaları başarı olur. O kadarını koruyabilirler mi çok da emin değilim. 2011 deki oranları yüzde 49’du sanırım.

Yani bilemiyorum ama yine yüzde 49 alırlarsa, bu Davutoğlu için de çok büyük bir başarı olur. Parti içinde bir kesimin Davutoğlu’nun ne yapacağını merakla beklediğini düşünüyorum. Sonuç olarak Davutoğlu Erdoğan’ın oraya koyduğu bir figür. Yani parti Erdoğan istiyor diye oy verdi. AKP için soru işaretleriyle dolu bir seçim olacak. Bu yüzden milliyetçi dalga gibi hamlelerin devamı gelebilir. Çünkü AKP’nin bir hikâyesi kalmadı. 2000’lerde AB ile yakınlaşma, demokratikleşme gibi hikâye vardı. 2007’den sonra TSK, vesayet sistemi ile mücadele gibi hikâye vardı. Bunların hepsi işe yaradı. Bunlar toplumda karşılığı olan hikâyeler. 2011-2012’den sonra Fethullah Gülen ile kavga meselesi çıktı. Büyük bir şey değildi ama yine de karşılık buldu. En azından taban bunu bir şekilde satın aldı. Bu da bitti, artık Fethullah Gülen kavgasıyla bir seçim daha çıkartabilir mi, bunun ne karşılığı olur bilmiyorum. Muhtemelen de bunun için başkanlık diye bir şey ortaya atıldı. AKP’nin büyük hikayeleri gitmiş gözüküyor. Artık ufak ufak zorlama hikâyeler göreceğiz. Bu açıdan baktığımız zaman AKP illa ki oy kaybedecektir diyemem ama en azından bir test imkânı olan bir seçim olur gibi geliyor bana.

Türkiye’deki seçimle ilgili de konuşmuşken Yunanistan seçimleri ve Syriza ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?

Syriza ve HDP’yi birebir benzetmek bana doğru gelmiyor. Syriza’yı iktidara taşıyan şartlar çok başka. Ağır bir ekonomik kriz ve bu ekonomik krizden çıkmak için getirilen şartların Almanya üzerinden dayatılması, Merkel figürünün yavaş yavaş despot haline gelmesi… Krizin çok ağır gitmesi ve bu krizin yarattığı reaksiyonun birden Avrupa ve Almanya’ya yönelmesi ve Syriza’nın da bu durumu çok iyi yönetebilmesi… Sadece bu kadar değil tabii, her yerde toplumsal meselelerde boy göstermesi orada olması da çok önemli. Solun bu reaksiyonu yürütebilmesi bir beceri ama özünde bir reaksiyon sonucu oluşmuş bir patlamadan bahsediyoruz. Reaksiyon sonucu oluşan patlamaların ne kadar dayanacağı ise tartışmalı konular.

Bu yılki Hocalı anması ile ilgili çağrılarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

İki yıl önce AKP o konuda bir topa girdi ve eline yüzüne bulaştırdı. Bir daha girmek istemiyor gibi algılıyorum. 2012’de Hocalı anmasına dönemin İçişleri Bakanı gitmişti. O kadar kötü sonuçları oldu ki sanıyorum kendileri de pişman oldular böyle sonuçları sevimsiz olan bir işe bulaştıklarına. İstanbul’daki Ermeni topluluğunu tehdit eden bir şeye dönüştü o iş. Daha sonra çekildiler. Bu yılki Hocalı anmalarında çok katkıları yok gibi geldi bana. En azından uzak durmaya çalıştılar gibi.

Agos’un da bulunduğu bu semtte, Şişli’de, Şişli HDP gibi Tatavla Dayanışması gibi parti ve forumların yürüttüğü çalışmalar var. Ergenekon Caddesi’nin adının Hrant Dink Caddesi olması, Kurtuluş’a eski ismi olan Tatavla’nın iade edilmesi gibi, semtteki ırkçı sokak isimlerinin değiştirilmesi için kampanyalar yürütülüyor. Soykırımın 100. yılında öne çıkaracağınız konular içerisinde neler var?

Tüm bu kampanya ve çalışmalar Agos’ta yer alıyor, almaya da devam edecek. 100. Yılda soykırımla ilgili yayınlar, kitaplar ve tüm haberlere yer vermeye çalışacağız…

 

Kategoriler

Güncel Basın

Etiketler

Yetvart Danzikyan


Yazar Hakkında