Rüzgâr kesildi, küreklere asılma vakti

Dolar 3 TL’ye yerleşti, ihracatta düşüş yaşanıyor, enflasyon bir türlü düşmüyor, büyüme oranları pek de parlak değil. Ekonomide işler iyi gitmiyor. Peki bu tablonun temel nedeni ne? Bir görüşe göre, seçim sonrası ortaya çıkan tablo. Bir görüşe göre ise dünya ekonomisindeki gelişmeler ve Türkiye’nin altyapısı, bu tabloyu zaten doğuracaktı. Merrill Lynch Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Baş Ekonomisti Türker Hamzaoğlu’na sorduk.

Türkiye'nin yaşadığı ekonomik finansal sıkıntı, tam olarak ne ile ilgili?

Dar bir pencereden bakıldığında, Türkiye’nin dört temel makro sıkıntısı var: Düşük yurt içi tasarruf oranı, hızla artan özel sektör borçluluğu, yüksek enflasyon ve yapısal olarak yavaşlayan büyüme oranı.

Çevremizi biraz genişletirsek, temel sorun Türkiye’nin yurt içi tüketime dayalı, yüksek cari açık ve enflasyon başta olmak üzere, makroekonomik dengesizlikler yaratan ve yabancı tasarruflarla fonlanan büyüme modelinin miadını doldurmuş olması. Ekonomik anlamda yaşanan bu patinaja, literatürde ‘orta gelir tuzağı’ deniyor. Diğer ülke deneyimlerine baktığımızda, bu tuzaktan, tasarrufsuz, sanayisiz, eğitimsiz, hukuksuz, demokrasisiz ve yeniliğe açık olmadan çıkmanın imkânı yok.

Ancak, ekonominin temelinde insan var. Tüketici, üretici, emekçi ve sermaye sahipleri diye nitelendirdiğimiz aktörler, nihayetinde bireyler. Dolayısıyla, çok geniş perspektiften bakıldığında, ekonomik ve finansal sıkıntıların temelindeki sorun, Türk siyasetinin önündeki temel sorunla aynı: Son yıllarda genişleyen demokrasi açığı ve ortaya çıkan güven bunalımı.

Dünya ekonomisindeki gidişat (Fed'in hamleleri) ve Türkiye’nin ekonomik yapısı zaten Türkiye’yi bu noktaya sürükleyecek miydi; yoksa seçimlerde tek parti hükümeti çıkmadığı için mi döviz, enflasyon, faiz, ihracat kalemlerinde böyle bir türbülans içindeyiz?

Bu faktörler süreci hızlandırdı diyebiliriz. Diğer yandan, Türkiye için bahsettiğim sıkıntılar, birçok gelişmekte olan ülke için de geçerli. Dış finansmanın bol ve ucuz olduğu, varlık fiyatlarının global merkez bankalarının desteğiyle sürekli yükseldiği kriz sonrası dönemde, birçok gelişmekte olan ülke, Türkiye gibi yapısal reformları ve tedbirli politikaları bir kenara bıraktı. Şimdi rüzgâr kesildi ve küreklere asılma vakti. 

Piyasalar, seçimden tek parti hükûmeti çıkmamasına nispeten sakin bir tepki verdi. Türkiye’nin yılbaşından beri diğer gelişmekte olan ülkelerden olumsuz ayrıştığı doğru. Bunda, siyasetin rolü de yadsınamaz. Ancak, piyasaların esas tepki verdiği, siyasetteki belirsizlik ve politikalarda kurallardan çok keyfiyete kayıldığı algısının oluşması oldu.

1 Kasım Seçimleri’nden çıkacak sonuç bu gidişat üzerinde ne çapta etkili olur?

Yurt dışında yaşanan son gelişmeler, gelişmekte olan ekonomilere yönelik oluşan çok karamsar tabloyu biraz yumuşatıyor. Bu olumlu konjonktürde, seçimlere yönelik endişelerin (seçimlerin ertelenmesi, sandıkların taşınması, seçim sonrası hükümet kurulamaması) azalması, Türk varlık fiyatlarını olumlu etkileyecektir. Ancak, bu kısa süreli toparlanmanın ardından, piyasalar açısından önemli olan, kurulacak hükümetin şekli ve ortaya koyacağı politikalar olacaktır.

Peki bu tablo içinde Merkez Bankası ne yapmalı, ya da ne yapmıyor?

Merkez Bankası’nın ne yapması gerektiği, kanunla ortaya konulmuş. Temel görevi, fiyat istikrarı. Kriz sonrası, buna bir de finansal istikrar eklendi. Başarının ölçüsü konulan hedefin ne ölçüde gerçekleştiği olduğuna göre, enflasyonla mücadelede başarısızlığın pek tartışılacak yanı yok. Özel sektörün hızla artan borç yükü düşünüldüğünde, ikinci hedefte de ne kadar başarılı olunduğu tartışılır.

Türkiye’de uzun vadede, ortalama enflasyon %8’in üzerinde. Hedef ise %5. Demek ki, Merkez Bankası’nın para politikasında uzun süredir ısrar ettiği tartışmalı duruşunu değiştirmesi, sade ve anlaşılır bir çerçevede para politikasını enflasyonu indirecek şekilde formüle etmesi ve enflasyon düşene kadar da ödün vermemesi gerekiyor. Bunun özü de politika faizinin daha yukarıda olması gerektiği.

Hükümetin faizi artırmama konusundaki ısrarı devam ederse, nasıl bir tablo ile karşıya kalırız?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ocak ayı ortasındaki faiz inmeli çıkısından beri yaşananlar, böyle bir ısrar durumunda neler yaşanabileceğini bize söylüyor. Lira ve diğer varlık fiyatlarındaki değer kayıpları, diğer gelişmekte olan ekonomilerde gözlenenin çok üzerinde oldu. Yabancı yatırımcı açısından, yanlışta ısrarın anlaşılır tarafı yok. Diğer yandan, düşük faizin Türkiye’ye faydadan ziyade zararı olduğunu düşünüyorum. Faizler düşerken büyümenin ve verimlilik artışlarının da yavaşlaması, suni olarak düşük tutulan faizlerin Türkiye’de kıt olan sermayenin yanlış tahsisine yol açtığına işaret ediyor.

Amerikan Merkez Bankası Fed’in faiz artırması durumunda, Türkiye’yi (seçim sonuçlarından bağımsız olarak) ne bekliyor?

Gelişmekte olan ülkeler için Fed’in faiz artırmasının en önemli etkisi, kriz ertesindeki ucuz ve bol para döneminin kapanması. Ama bu çok kademeli olacak gibi. Bununla beraber emtia fiyatlarının düşmesi, gelişmekte olan ekonomileri daha da zorluyor. Türkiye bu şoka karşı en kırılgan ülkeler arasında gösteriliyor. Bunu değiştirmek için, Türkiye’nin makro ve siyasi sorunlarını nasıl çözeceğine dair masaya inandırıcı bir strateji koyması lazım. Aksi takdirde, Türkiye’nin yatırım yapılabilir ülke notunu kaybetmesi, büyümenin önümüzdeki beş yılda yapısal olarak daha da zayıflaması, özel sektörün yüksek borç ve açık döviz pozisyonu nedeniyle sıkıntıya girmesi ve işsizliğin yükselmesi muhtemel. Bardağın dolu tarafına bakarsak, partilerin seçim beyannamelerinin ekonomi bölümlerinde, üç aşağı beş yukarı neler yapılması gerektiği hakkında bir görüş birliği var. İhtiyaç duyulan, kuvvetli bir siyasi irade.

 

 

Kategoriler

Güncel Türkiye



Yazar Hakkında