100 yıl önce Lozan'da Ermeni meselesi nasıl ele alındı?

İsmet Bey'e cevap vermek üzere söz alan Lord Curzon İsmet Bey'in Ermenilerle ilgili olarak çizdiği tablonun gerçeklere uymadığını belirtti. Curzon'a göre, eğer öyle olsaydı Küçük Asya'da yaşayan üç milyon Ermeni'nin 130 bine inmesini, Fransız birlikleri Kilikya'dan ayrılırken "bu mutlu ve memnun soydan" 60 bin ila 80 bin kişinin yurtlarını ve ailelerini bırakarak "başka yerlerde yoksulluk içinde yaşamak için" Fransızların ardından kaçmalarını açıklamak mümkün olmazdı. Eğer durum İsmet Bey'in anlattığı gibi olsaydı, şimdi neden yüzbinlerce Ermeni, Türk Hükümetinin içten çağrılarına koşacak yerde, dünyanın çeşitli bölgelerine sığınmış göçmenler olarak bulunuyordu? Kısacası neden bu Ermeni sorunu dünyanın en utanılacak olaylarından biriydi?

1 Kasım 1922’de Saltanat’ın İlgası’ndan hemen sonra resmi adıyla Yakın Doğu İşlerine İlişkin  Lozan Konferansı (bundan böyle kısaca Lozan) için Murahhaslar (Delegeler) Heyeti seçilmişti. Daha 18 Ekim 1922 tarihinde yapılan gizli oturumda görüşmelere gönderilecek heyetin seçiminde “titiz davranılması” ve “ortaya atılacak iddialara karşı hazırlıklı olunması” kararlaştırılmıştı. 2 Kasım 1922 tarihli gizli celsede, İkinci Grub ateşli biçimde heyetin TBMM tarafından seçilmesini önermesine rağmen Mustafa Kemal’in isteğiyle, heyeti Heyet-i Vekile’nin seçmesi önerisi 61 ret, 8 çekimser oya karşı 121 oyla kabul edilmişti. (1)

Heyetin başkanlığı için Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) Reisi Rauf Bey başta olmak üzere Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey, sabık Dahiliye Vekili Fethi Bey ve hatta Kâzım Karabekir Paşa gibi Milli Mücadele’nin ağır topları beklenti içine girmişlerdi. Özellikle Rauf Bey, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getiren Mondros Mütarekesi’ni imzalamış olmanın ezikliğiyle, o kötü hatırayı bir zaferle silmek arzusu içindeydi. Ancak Mustafa Kemal’in Lozan için uygun gördüğü isim, Saltanat’a ve Halife’ye bağlılığıyla bilinen Rauf Bey değil; Mudanya Mütarekesi’nin başarılı görüşmecisi, her daim kendisine sadık “Garp Cephesi Kumandanı” İsmet Bey’di. Lord Kinross bu seçimin nedenini şöyle özetleyecekti: “Avrupa’yı iyi tanıyan ve uzlaşma eğiliminde olmayan Rauf Bey, kendi bildiğini okuyacak, kolay idare edilemeyecekti. Oysa İsmet Paşa’yı istediği gibi yönetebileceğini biliyordu.” (2)

Birinci Meclis’in “ırkçı-Türkçü” milletvekili Dr. Rıza Nur ise İsmet Bey’i kendisinin seçtirdiğini iddia eder hatıratında. Kullandığımı terimler, zihniyetine dolayısıyla da Lozan’da genel olarak gayrimüslimler, özelde Ermeniler konusunda takındığı tavra ışık tutacak niteliktedir: 

"Rauf’un Abaza gayretini güttüğünü gözlerimle gördüm. Türk’ün işini görecek bir Türk yok mu? Türkler bu kadar kabiliyetsiz mi de bir abaza böyle mühim bir işin başında bulunacak? Bunu hele asla hazmedemedim. Vekillerin bir kısmı gitti. Üç, dört kişi kaldık. Herkes gitmiş, ben bakıyorum, Mustafa Kemal de kalktı gidiyor. Halbuki onunla yalnız konuşmak istiyorum. Kapının yanından çekip kenara aldım. Heyecan ve şiddet içinde dedim ki: “Paşa! Artık hiç değerli bir Türk yok mudur ki abazalık gayretinde bir adam böyle mühim bir mevkie tayin edildi. Hem de o adam bu işi yapamaz. Rezil oluruz.” Durdu, durdu ‘hakkın var. Ben bu işi düzeltirim. Kimi yapalım ama?” dedi. “İsmet hepsinden münasiptir. Bir Türktür’ dedim. Mustafa Kemal “peki ben bu işi düzeltirim” dedi. Ayrıldık, Mustafa Kemal gitti. Birgün sonra Yusuf Kemal’e ‘istifa et, İsmet Hariciye Vekili olacaktır’ diye telgraf çekmiş…. " (3)

Heyet Lozan’a gidiyor

Sıkıntılı bir süreç sonunda, “Baş Murahhas” olarak atanan/seçilen İsmet Paşa sabırlı ve inatçı bir kişilikti. Kendi çabasıyla öğrendiği için az buçuk Almanca ve Fransızca biliyordu. İkinci Murahhas Dr. Rıza Nur, Üçüncü Murahhas Hasan (Saka) Bey idi. Heyette “danışman” olarak 21 kişi, “basın danışmanı” olarak üç kişi, “sekreter” olarak sekiz kişi, nihayet “tercüman” olarak bir kişi vardı. Hükümet her sayfası bakanların tümü tarafından imzalanan 14 maddeden oluşan üç sayfalık bir “talimatname” hazırladı. (4) Misak-ı Milli doğrultusunda hazırlanan talimatnamenin konumuzla ilgili maddeleri (özetle) şöyleydi:

1) Doğu Sınırı: “Ermeni Yurdu” söz konusu olamaz, olursa görüşmeler kesilir. 2) Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancakları istenecek. Konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa hükümetten talimat alınacak. 3) Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis-i İbn-i Hayn’dan başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul livası güney sınırına ulaşacak. 

Heyet, talimatnameyi cebine koyup Ankara’dan yola çıktı. Yanlarında, kendilerini Ermeni komitacıların ve “Çerkes” Ethem Bey’in adamlarının olası saldırılarından koruyacak 10 kadar da asker vardı. Beş günlük bir tren yolculuğundan sonra 11 Kasım’da Lozan’a varan heyeti istasyonda Türk ve Mısırlı öğrenciler sevinç gösterileriyle karşıladılar. Aynı anda Ermeni ve Rumların da aleyhte gösterileri sürüyordu.

13 Kasım’da başlaması planlanan konferans, Britanya’daki seçimler ve İtalya’daki kabine değişikliği bahanesiyle sebebiyle Britanya ve İtalya delegeleri gelemediği için 20 Kasım 1922’de, saat 15.30’da başladı. Daha sonradan gecikme gerekçesinin uydurma olduğu öğrenilecekti. Müttefik delegeler, Türklere karşı ortak politika oluşturmak için Paris’te toplanmışlar, henüz sonuca ulaşamadıkları için de bu bahaneleri ileri sürmüşlerdi. Ancak bu günleri Türk tarafı da davet üzerine Paris’e gitmiş, Fransız Cumhurbaşkanı Raymond Poincaré ile bir gayriresmî görüşme yaparak değerlendirmişti. Bu görüşmelerden biri azınlıklarla (o dönemin terminolojisi ile “ekaliyetler” ile) ilgiliydi. İsmet İnönü, hatıratında şöyle anlatmıştı konuşmayı:

"Mösyö Poincaré ile ekalliyetler meselesini konuşuyoruz. Bu konudaki görüşlerimi anlattıktan sonra, ekalliyetler meselesinde vaziyet nedir, müttefikler bizden neler isteyecekler diye sordum. Mösyö Poincaré bana, kısa bir mukabil sualle cevap verdi ve dedi ki:
'Birkaç gün evvela Lord Curzon buradaydı. Kendisi ile ekalliyetler meselesini görüşmek  istedim. Ekalliyetlerin durumu ne olacak diye konuştuk. Lord Curzon bana, ekalliyetler kaldı mı ki, ne olacağını düşünmek mümkün olsun, cevabını verdi. İngilizler in zihniyeti budur.'

Ekalliyetler meselesini bu noktada kestik. Bununla beraber ekalliyetler mevzuunda ne düşündüğümüzü kendisine kesin olarak şöyle anlattım: Son zamanki muharebelerde galip ve mağlup bütün milletlerce, ekalliyetler için mütekabil olarak tanınmış olan himaye ve teminat hükümlerinin hepsini kabul ediyoruz. Bunun dışında Türkiye'ye mahsus herhangi bir kayıt kabul etmeyiz. Misakı Milli ile ilan ettiğimiz husus da böyledir. Ne dersiniz, diye sordum. Beni tasdik etti. Ekalliyetler mevzuundaki kararımızı kendisine böylece anlatmış oldum." (5)

Casino de Mont Benon’da yapılan açılış töreninde, İsmet Bey Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la birlikte salona girdi. İtalya Başbakanı Benito Mussolini, Fransa Başbakanı Raymond Poincaré de salonda hazırdırlar. Konferansı İsviçre Konfederasyonu Başkanı Robert Haab ev sahibi sıfatıyla açtı. 

Lozan öncesi Türkiye Ermenileri

Lozan’da “azınlıklar (ekalliyetler)” konusu 12 Aralık 1922 tarihli oturumda görüşülmeye başlandı. İsmet İnönü hatıralarında 12 Aralık tarihli oturumdan son anda haberdar olduklarını bu yüzden oturumlara hazırlıklıksız katıldıklarını yazacaktı: 

"Zaten ekalliyetler meselesi bir yanlış anlama ve yine İngilizlerin sert tutumları yüzünden aksi bir halde başlamıştı. Bu meselenin ertesi günün gündeminde olduğu gece yarısından sonra tebliğ edilmişti.(…) Neyse Ankara’da ekalliyetler meselesine ait acele hazırladığımız bir tarihi etüt vardı. Onu yanıma aldım, konferansa gittim. Bu etüt Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıkların nasyonalist iddialarını körüklemek ve imparatorluğu zayıflatarak parçalayıp Türk Hükümeti’ni Avrupa’dan, Asya’dan çıkarmak için Avrupa milletlerinin ne oyunlar oynadıklarını, neler yaptıklarını, asırlardan beri süren bütün şekilleri ve hileleri ile tetkik eden bir uzun metindi.

Konferansta onu okudum. Konuşmanın nihayetinde Lord Curzon’a inme inecekti. Ödü kopuyordu. Konferans dağıldı. Dışarı çıkıyordum. Baktım Lord Curzon otelin bahçesinde yalnız başına oturuyor. Her tarafından adeta ateş, duman çıkıyordu. Yanına gittim, ne oldu dedim. “Harap ettin bizi, harap” diye şikayette bulundu ve bana sordu: -Nasıl yapacağız, sulh yapacak mıyız? -Yapacaksınız. dedim ve yanından ayrıldım." İşte görüşmeler böyle başlamıştı. (6)

Oturumlarda neler konuşulduğuna geçmeden önce, arka planda neler olduğuna bakalım. 

11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul Ermenileri toplu halde yurtdışına göç etmeye başlamışlardı ancak Patriklik Makamı yeni durumla ilgili ne yapacağını henüz kararlaştıramamıştı. Ermenilerin başlarına gelenleri eski dönemin hatası olarak görmeye eğilimli olan Patrik Zaven, Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet (Bele) Paşa’ya “hoş geldin” ziyaretine gitmiş ve Ermenilerin yeni idareye sadık olduklarını bildirerek tebriklerini sunmuştu. Bu dönem üzerine çalışan Sirvart Malhasyan’ın aktardığına göre  (7) 27 Ekim 1922 tarihli Joğovurti Tsaynı gazetesinde, Tavit Der Movsesyan öncülüğünde, amacı milliyetçi Türklerle Ermeniler arasında samimi ilişkiler tesis etmek olan bir oluşumdan bahsediliyor, bu oluşum için Dâhiliye Nezareti’nden de gerekli iznin alındığını belirtiliyordu. Ancak 29 Kasım’da Anadolu Telgraf Ajansı’ndan gönderilen bir haber, Ermenileri zor durumda bıraktı. Habere göre bazı Ermeniler ileri gelen Kemalistlerden birkaçını öldürtmek amacıyla İngiliz ve İtalyan kimlikleriyle gizlice İstanbul’a gelmişlerdi. Yine de 24 Aralık 1922 günü Pera-Asmalı Mescit’teki Diana Oteli’nde toplanan 40 kadar kişi, tarihî bir adım attı ve 28 Eylül 1919’da kurulmuş olan Garabetyan Mezunlar Cemiyeti’ni Ermeni-Türk Teâli Cemiyeti’ne dönüştürdü.

Cemiyetin ilk eylemi Lozan Barış Konferansı’ndaki Türk Heyeti Reisi İsmet Bey’e bir tebrik telgrafı çekmek oldu. Ancak Türk gazetesi Tevhid-i Efkar bu habere “Üç yıldan beri Ermenilerin aklı nerdeydi acaba? Ermenilerin yaptıklarını unuttuk mu sanıyorlar yoksa?” diye cevap verdi. Gazete, Ermenilerin içtenliğine inanmadığını, eski (yaşlı) Ermenilerin amacının genç Ermenilerin yaptıklarını unutturarak, Türklerin zaferinden sonra onların yüzüne gülmek olduğunu vurgulayıp, tek bir Türk’ün ve İslam’ın buna kanmayacağını söylüyordu. Yani, cemiyet üyeleri daha ilk adımlarında, sürekli bir samimiyet testine tabi tutulacakları konusunda uyarılmışlardı.

“Azınlıkların Korunması” oturumu başlıyor

İşte İstanbul’da hava böyleyken 12 Aralık 1922 tarihli oturum, Lord Curzon'un hazırladığı İngilizce metnin, vakit kazanmak için tercüman aracılığıyla Fransızcaya çevrilerek okunmasıyla açıldı. Lord Curzon özetle Türk İmparatorluğu’nda yaşayan topluluklardan bir kısmının merkezi hükümetle ilişkilerinin, bu toplulukların güçlü oldukları yerlerde zor ve kanlı olduğunu, azınlıkların güçsüz ve dağınık oldukları halihazırdaki durumda bu ilişkilerin çok daha nazik olması ve etkili bir koruma getirilmesi gerektiğini söylüyordu. Aynı şekilde Avrupa sınırları içindeki Müslüman azınlıklarında benzer hakları olduğunu teslim ediyordu. Curzon özel olarak da Ermenilere değindi: 

"Özellikle Ermenistan'a ilişkin olarak bu amaç güdülmekteydi. Bu konuda verilmiş ve sık sık yenilenmiş olan sözler herkesçe bilinmektedir. Bu konuda verilmiş sözlerin, elli yıl önce Berlin Andlaşmasıyla başladığı söylenebilir."  (8)

Curzon daha sonra Anadolu'dan kaçan ve Yunanistan'a "yük olan" 600 bin ila 900 bin arasındaki Rum nüfusla ilgili durumu ve alınması gereken tedbirleri, ardından "Kürdistan dağlarının çeşitli yerlerinde ve Türk-İran sınırı üzerinde yaşayan" önemli bir Nesturi ya da Asuri Hıristiyanları ile "Türk ülkesi"nde dağınık şekilde yaşayan Yahudilerin sorunlarına değindikten sonra tekrar konuya döndü: 

"Ermenilere geçiyorum. Bunların, yalnız, kuşaklar boyunca katlandıkları ve uygar dünyanın dehşet ve acıma duygularını üzerlerine çeken büyük acılar yüzünden değil, fakat gelecekleri bakımından kendilerine özel olarak verilmiş özler yüzünden de, özellikle göz önünde tutulmaları gerekmektedir. Şimdi bir Sovyet Cumhuriyeti olan eski Rus vilayeti Erivan'da bana söylediklerine göre, aşağı yukarı 1,250,000 nüfuslu, fakat her yerden gelmiş göçmenlerle çoktan dolmuş taşmış ve daha kalabalık bir nüfus kabul edemeyecek durumda bulunan, bir sözde Ermeni Devleti vardır. Öte yandan, Kars, Ardahan, Van, Bitlis ve Erzurum'un Ermeni nüfusu neredeyse yok olmuştur. Fransızlar Kilikya'yı boşalttıkları zaman, bu vilayetin paniğe kapılan Ermeni nüfusu, onların ardından gitmiştir, şimdi de İskenderun, Halep, Beyrut şehirlerinde ve Suriye sınırı boylarında dağınık bir durumdadırlar. Sanırım ki, Türkiye'nin Asya'daki ülkesinde bir zamanlar üç milyona varan Ermeni nüfusundan, şimdi ancak 130,000 kişi kalmıştır. Yüzbinlercesi Kafkasya'ya, Rusya'ya, İran'a ve komşu bölgelere sığınmak üzere dağılmışlardır. Lausanne'a geldiğimden beri, bu becerikli ve zeki soyun hizmetlerinden yoksun kalmakla zarara uğrayacağına inanmış olan Ankara Hükümetinin, Ermenilerin Anadolu'ya geri dönmelerini ve orada yerleşmelerini desteklemek eğiliminde olduğunu öğrendim.

Böyle bir tutum, bence Türkiye'nin büyük ölçüde yararına olacaktır, Türk Temsilci Heyetinin bize bu konuda birtakım garantiler verdiğini işitmekle mutluluk duyacağım. Her halde, geleceğin Türk Devletinde, Küçük Asya'da oluğu gibi Avrupa'da da, güvenlikleri ve korunmaları bakımından andlaşmaya özel hükümler konulması gerekecek, önemli sayıda bir Ermeni nüfusu kalacaktır. Şimdi bir Ulusal Ermeni Yurdu kurulmasına ilişkin olarak, gerek Ermenilerce, gerekse dünyanın her  yanındaki dostlarınca öne sürülmüş olan ve herkesçe bilinen isteğe değinmek zorundayım. Bu kadar üçlü bir kişiliği, trajik de olsa böylesine dikkat ekici bir tarihi ve böylesinebelirli bir ulusal duygusu olan bir halkın, kendi toprağında oturmak özleminde bulunmasını doğal saymak gerekir. Bu halkın, Erivan Cumhuriyetinde zaten böyle bir ülkesi olduğu söylenecek olursa, buna, söz konusu bölgenin yoksul, nüfusunun kalabalık olduğu ve orada yürürlükteki rejimden Ermenilerden pek çoğunun tiksindiği karşılığı verilmelidir. İşte böylece, sık sık öne sürülmüş olduğu gibi, Türkiye, Asya'daki ülkesinin bir yerinde -ister Kuzey-Doğu vilayetlerinde, ister Kilikya'nın Güney-doğusu ile Suriye sınırlarında- Ermeniler için, bunların diledikleri bir toplanma merkezi bulmalıdır. Olup bitenler, belki bu umudun gerçekleştirilmesini bir zamandan olduğundan daha zorlaştırmış bulunabilir. Fakat biz, Türk Temsilci Heyetinin bu konuya ilişkin görüşlerini öğrenmekten memnunluk duyacağız.  (9)

Curzon'dan sonra söz alan Fransız temsilcisi Camille Barrere "Soy ayrımı yapmaksızın, bütün azınlıklara hakgözetirlik uyarınca davranılmasını isterken, savaş sırasında büyük kayıplara uğramış ve birçok derin acılara katlanmış olan Osmanlı uyruğu Ermenileri çok büyük bir ilgiyle düşündüğümüzü söylemek, bu ilkelere aykırı davranmış olmak anlamına gelmez," dedi. Ardından İtalyan temsilci Marki Garroni söz aldı ve "Böyle olunca ister Türk ister Yunan ülkesinde bulunsun, azınlıkları acınacak durumdaki Müslüman, Rum ya da Ermeni halklarını ciddi olarak koruyalım. Bu halkları korumakla, herkesin kafasındaki -daha da ileri giderek diyeceğim ki- herkesinden kafasından çok yüreğine koymak istediğimiz, bu uygarlık ilkeselini savunmuş olacağız," dedi. (10)

İsmet Bey’in İtilaf delegelerine cevabı

Bunlara İsmet Bey uzun bir cevap verdi. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki azınlıkların tarihine 1453'te Fatih Sultan II. Mehmed'in George Scholarius'u Patrik seçmesiyle başlayan İsmet Bey Millet Sistemi ile İslam içtahatlarının uyumundan, Voltaire'in Türkler hakkındaki övücü sözlerinden bahsettikten sonra 18. yüzyıldan itibaren özellikle "kötü niyetli komşuların kesintisiz saldırılarıyla oldukça güçsüz düşmüş büyük bir imparatorluğun göçüp gitmesini hazırlamak amacını güden dış kışkırtmalar" yüzünden (İsmet Bey en çok Rusya Çarlığı'nı suçluyordu)  Müslüman topluluklar ile Müslüman olmayan topluluklar arasındaki dostane ilişkilerde "ard arda değişiklikler" olduğunu, karşılıklı iyi geçinmenin yerini karşılıklı bir güvensizliğe bıraktığını, bundan doğan üzücü olaylarının  gerek çoğunluğun gerekse azınlıkların acı çekmelerine neden olduğunu söyledi. İsmet Bey, uzun uzun "Rumların 1821 ayaklanması"nı, 1849'dan 1851'e kadar Bosna ve Bulgaristan'da ve 1875'te Bosna ve Hersek'te yaşanan ayaklanmaları ve bunların siyasi sonuçlarını anlattıktan (11) sonra nihayet Ermenilere geldi.  

İsmet Bey, konuşmasına “Müslüman-olmayan toplulukların XIX ncu yüzyıldan beri Türklerle olan ilişkilerinde karşılaştıkları ve -gördüğümüz gibi- Türklerin hoşgörü yoksunluğundan ya da kıyıcı davranmalarından değil de Türkiye'nin iradesi dışında siyasal nedenlerden doğmuş olan karışıklıkların tarihçesini bitirmek için şimdi, üzücü Ermeni sorununu anlatmamız kalmıştır. Ermeniler XIXncu yüzlılın ortalarına kadar, Türkiye'de huzur ve tam bir özgürlük içinde yaşamışlardır,” diye başladı.

Ardından Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğunda "Devlet içinde Devlet" [imperium in emperia] statüsünde yaşadıklarını, asırlarca sürdürdükleri olumlu tavır sayesinde” "Osmanlı İmparatorluğuna çok sıkıntı vermiş Rumlara karşı", Ermenilerin "Millet-i Sadıka" sıfatı kazandığını, ancak 19. yüzyıldan itibaren Rusların Ermenileri kışkırtması sonucu durumun değiştiğini, Ermenilerin 1878 Ayastefanos ve Berlin andlaşmalarının kendilerine yönelik maddelerinden cesaret alarak ayaklanmaya başladıklarını, "Avrupa'nın ise sayısız masum insanların kanını akıtan Ermeni karışıklık ocaklarını söndürmek yollarına gitmeksizin, Türkiye'de reformlar yaptırmayı" düşündüğünü anlattı.

Sonra tarihte yaşanan olayların tekrar etmemesi için azınlıkların içinde yaşadıkları ülkenin kanunlarınca sağlanan korumadan başka herhangi bir siyasi korumadan yoksun bırakılmalarının şart olduğunu, her türlü yabancı müdahalesinin ve dışarıdan kışkırtmaların mutlaka son bulması gerektiğini, Türkiye Rumlarının veya Ermenilerinin Türkiye'de ayrı bir devlet kurmalarının düşünülemeyeceğini, dahası toplulukların artık böyle bir devleti kuracak nüfusa ve maddi koşullara sahip olmadıklarını belirtti. (12)

Ermenilere verilen sözler

Oturumda gözlemci sıfatıyla bulunan ABD’nin İtalya Büyükelçisi Richard Washburn Child ülkesinin kendisini ilgilendirmeyen [bu] konularda fazla fikir beyan etmek istemediğini söyleyerek başladığı konuşmasında Ermeniler için bir yurt kurulmasını isteyenlerin verdikleri sözleri hatırlattı. Buna göre 10 Ağustos 1920 tarihli Sevres Andlaşması'nda, Britanya Dışişleri Bakanı Avam Kamarası'nda 11 Mart 1920'de yaptığı konuşmada, Britanya Başbakanı Avam Kamarası'nda 29 Nisan 1920 tarihinde yaptığı konuşmada, Fransa Cumhurbaşkanı Poincaré’nin Kilikya Ermeni Başpiskoposuna yazdığı 16 Şubat 1919 tarihli mektupta, Müttefikler Yüksek Konseyi 8 Mart 1922 tarihli kararında Müttefik Dışişleri Bakanlarının 26 Mart 1922 tarihli kararında, Milletler Cemiyeti 22 Eylül 1922 tarihli kararında Ermenilere bir yurt sağlanması gerektiği belirtmişti. (13)

İsmet Bey 13 Aralık 1922 tarihli oturumda, bu konuşmalara genel bir cevap verdikten sonra Ermeni komitelerinin her türlü varlık nedeni ortadan kalktıktan sonra Türklerle Ermenilerin karşılıklı olarak ve tam bir içtenlikle savaşın açmış olduğu yaraları sarma olanağını bulacağına inandığını, Türkiye'de kalmak isteyen Ermenilerin -kendilerine karşı iyi düşüncelerle dolu ve geçmişteki olayları unutmaya hazır olan- Türk yurttaşlarıyla kardeşçe yaşayabileceklerini ancak Türkiye ülkesinin bir parçası olan bir toprağın Ermeni Yurdu kurulmak üzere Türkiye'den ayrılmasını, Türkiye'nin bölünmesine yeni bir girişim sayacağını söyledikten sonra "Türkiye'nin doğu vilayetlerinde ya da Kilikya'da, Türk çoğunluğunun bulunmadığı ve her ne yoldan olursa olsun anayurttan ayrılabilecek bi karış toprağı yoktur,” dedi. İsmet Bey'e göre "kaldı ki Türkiye, zaten var olan bağımsız Ermenistan'la -başka bir deyimle Erivan Sovyet Cumhuriyetiyle- Devletler hukuku ve yürürlükteki kurallar uyarınca andlaşmalar yapmış ve iyi komşuluk ilişkileri kurmuş" bulunmaktaydı. Bundan başka bir Ermenistan'ın var olduğunu düşünmek Türkiye'nin andlaşmalarına aykırı düşerdi. İsmet Bey azınlıkların dolaşım özgürlüklerini sağlamak ve onların taşınır ve taşınmaz mallarının mülkiyetini garanti altına almak için "Türk kanunlarının tam bir memnunluk verecek şekilde düzenlendiğini ve düzenlenmekte devam edeceğini" söylüyordu. Buna karşılık askerlikten muaf tutulmalarını, "anayurdun çocukları arasında bulunması gereken duygu birliğini zedeleyeceği için" sakıncalı görüyordu. (14)

İsmet Bey'e cevap vermek üzere söz alan Lord Curzon İsmet Bey'in Ermenilerle ilgili olarak çizdiği tablonun gerçeklere uymadığını belirtti. Curzon'a göre, eğer öyle olsaydı Küçük Asya'da yaşayan üç milyon Ermeni'nin 130 bine inmesini, Fransız birlikleri Kilikya'dan ayrılırken "bu mutlu ve memnun soydan" 60 bin ila 80 bin kişinin yurtlarını ve ailelerini bırakarak "başka yerlerde yoksulluk içinde yaşamak için" Fransızların ardından kaçmalarını açıklamak mümkün olmazdı.  Eğer durum İsmet Bey'in anlattığı gibi olsaydı, şimdi neden yüzbinlerce Ermeni, Türk Hükümetinin içten çağrılarına koşacak yerde, dünyanın çeşitli bölgelerine sığınmış göçmenler olarak bulunuyordu? Kısacası neden bu Ermeni sorunu dünyanın en utanılacak olaylarından biriydi? 

Lord Curzon, Türk Hükümetinin Ermenilerle dostça yaşamak istemekte olduğunu öğrenmekten mutluluk duyduğunu, ancak acınacak kalıntılar durumuna gelmiş bir azınlıkla iyi geçinmenin kolay olduğunu, Dünya'nın gözlerini Türkiye ile Ermenistan'ın ilişkisine diktiğini, bu mutsuz halk korumasız ve Türk Hükümetinin insafına bırakılmış olursa Dünya'nın hayal kırıklığını uğrayacağını, Türkiye’nin dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermenileri toparlamak için bir Ermeni Yurdu fikrini tekrar düşünmesi gerektiğini söyledi. Curzon Türkiye'nin egemenliğine ve bağımsızlığına kimsenin zarar vermek istemediğini,  aksine herkes egemen ve bağımsız bir Türkiye'nin kurulmasını ve yükselmesini istediğini, ancak Türkiye'nin kendisine yapılan her teklife ulusal onuruna bürünerek, teklifin egemen bağımsızlığıyla bağdaşmaz olduğunu söylemesinin çözümü önlediğini belirttikten sonra sözü "Türklerin sık sık başvurduğu" Misak-ı Milli'nin azınlıklarla ilgili 5. maddesine getirdi ve Türklerin durumun ciddiyetini anlamadığını, sürekli engeller çıkardığını, eğer böyle devam ederse görüşmelerin kesileceğini söyledi. (15) 

“Ermenilere yurdu siz verin”

14 Aralık'taki oturumda İsmet Bey, Lord Curzon'un Ermeni nüfusla ilgili iddialarına cevap verdi. İsmet Bey'e göre öncelikle 1915 öncesi Ermeni nüfusunun 3 milyon olduğu iddiası yanlıştı. Vital Cuinet'ye (16) göre yaklaşık 1,400 milyon, Encyclopaedia Britannica'ya göre 1,500,000, resmi Türk istatistiklerine göre 1,290,000 kişiydi. Üstelik bu rakamlardan Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan topraklardaki Ermenileri düşmek gerekirdi. Fransızlarla giden Ermenilere gelince, bunları siyasal bir amaç güden Ermeni komitacıları buna zorlamıştı. Öte yandan Doğu vilayetlerindeki Müslüman sayısı (4 milyon) da büyük bir azalmıştı (2 milyon). Ancak bunlar önemli değildi, çünkü aynen Lord Curzon gibi İsmet Paşa da geçmişi geride bırakmak istemekteydi! Öte yandan Türkiye'ye topraklarında bir Ermeni Yurdu yaratmasını empoze eden büyük devletlerin Ermenilere yurd sağlamak için gayet geniş toprakları vardı, yani eğer Ermenileri o kadar çok düşünüyorlarsa Ermenilere yurdu Büyük Devletler verebilirdi! (17)

İsmet İnönü hatıralarında, bu konuşmaların yapıldığı günlerde Lozan Palas’ta, eski Osmanlı Hariciye Nazırlarından Noradunkyan Efendi ile yanında Paşalyan adlı bir Ermeni’nin kendisini ziyarete geldiğini anlatır. İkili ateşli bir dille “Nerede olursa olsun, Ermeni yurdu olarak bize bir yer verin. Biz orada toplanalım, orada yaşayalım” demişti İsmet Bey’e. İsmet Bey önce “Hiç görülmemiş bir şey. İçimizde bulunuyorsunuz. Size ait olmayan yerlerde toplanacaksınız ve orada bir devlet olacaksınız. Nereden çıkardınız bunu?” demiş, tartışmanın giderek sertleşmesi üzerine kesin bir dille “Biz bunu düşünemeyiz, kabul edemeyiz, yapamayız.” demişti. (18)

Mayıs 1918’de kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olan Ohannes Kaçaznuni, Lozan’daki “Ermeni yurdu” tartışmaları hakkında şunları yazacaktı:

"Lozan Konferansı’nda ilk defa olarak 'Home' [Yurt] sözcüğü telaffuz edildi ve kayıtlara geçildi. Sevr Antlaşması tamamen unutulmuştu. Bağımsız Ermenistan’ın lafı geçmiyordu, hatta özerk iller bile anılmıyordu; sadece etnik bir “home”, yabancı evinde şaibeli bir yurt söz konusu ediliyordu. Bunun, direnen Ankara’ya barış amacıyla verilen son taviz olduğu ifade ediliyordu.  “Home” bir talep olarak öne sürülmüyor, bir dost tavsiyesi ve rica olarak Türklerin insaflı dikkatlerine sunuluyordu. Bir komedi diyalogu gerçekleşmişti. Hep kibar ve nazik olan Türkler, bu dost tavsiyesini geri çevirmek zorunda kaldıkları ve ricayı yerine getiremedikleri için üzüntü duyduklarını ifade ettiler. Müttefikler sadece bir umutsuzluk jesti sergilediler. Onlar “bütün imkânları tükettik, mümkün olan ve olmayan her şeyi yaptık ve bahtsız Ermeniler için bundan daha fazlasını yapamayız” diyorlardı." (19)

Rıza Nur’un mücadelesi

14 Aralık’ta toplanan Azınlıklar Alt Komisyonu’nda Türkiye’yi temsil eden Dr. Rıza Nur, konferans boyunca “azınlık” terminolojisi konusunda vereceği sert savaşın gerekçelerini şöyle özetlemişti:

"Frenkler bizde ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük tehlike. (…) Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak, Kürt, ilh…yi Rum ve Ermeni’nin yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşulanları da ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan iki milyon kızılbaşı da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Kıllarım sanki birer kazık oldu. Bilekleri sıvadım. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım. Pek müşkilat ile fakat kaldırdım." (20)

Gerçekten de 15 Aralık’taki oturumda Rıza Nur “azınlıklar” kavramının içine soy ve din ayrılıklarının girdiğini, Türkiye’de soy ayrılıklarının bir gerçek olduğunu belirten İtalya temsilcisi ve komisyon başkanı Montagna’ya Türkiye’de dini azınlıkların olduğunu fakat soy azınlıklarının bulunmadığını çok ateşli biçimde savundu. Bundan sonraki oturumlarda Rıza Nur, ilgili tasarıdaki “azınlıklar” teriminin “Müslüman olmayanlar” şeklinde değiştirilmesinde ısrar etti. Venizelos buna itiraz etti ve güvence altına alınması gerekenin “ulus” olduğunu söyledi. 23 Aralık’ta İngiliz temsilcisi Sir Horace Rumbold ilginç bir teklifle geldi. Eğer Türk heyeti 2. maddenin birinci paragrafındaki “azınlıklar” terimi yerine “Türkiye’de oturan herkes” teriminin konmasını kabul ederse, kendisinin de öteki maddelerde “Müslüman olmayan azınlıklar” demeye razı olduğunu belirtiyordu. Daha önceki oturumlarda dini devletten ayıran bir medeni kanunu yapacaklarını, üstelik bunu Avrupa’dan alacakları garantisini veren (21) Rıza Nur’un itirazına rağmen, İngiliz önerisi 26 Aralık oturumunda kabul edildi. Antlaşmanın son şeklini aldığı gün, Rumbold “Ermeni, Nasturi, Asuri, Keldani” şeklinde “ulusal” terminolojiyi kullanırken, Türk Heyeti “Hıristiyan azınlık” teriminden başkasına razı olmadığı için oturumdan çekilmişti. Ancak sonunda Türk tarafının tezlerine yakın bir formülasyonda buluşulacaktı. Bunun Boğazlar ve Kapitülasyonlar konusunda yapılacak sert pazarlıklara karşı bir taviz olduğu anlaşılıyordu. (22)

Lozan’da “Ermeni Meselesi” ile ilgili olarak koparılan son taviz ise, “Bir yandan Türkiye, öte yandan da öteki İmzacı Devletler, 1 Ağustos 1914 tarihinden sonra ve 20 Kasım 1922 tarihinden önce işlenmiş ve ceza gerektirir [punissable] aşağıdaki bütün eylemler için genel af ilan etmeyi yükümlenirler” şeklindeki “Genel Af” kararıydı. Metinde Ermeniler terimi geçmemekle birlikte, İtilaf Devletleri nezdinde söz konusu tarihler arasında “ceza gerektirir” eylemlerin başında 1915 Ermeni Kırımı’nın geldiği, 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul’da görülmesi için baskı yapılan Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarından bilinmekteydi. (23) Bu tasarıyla birlikte, Ermenilerin 1915’le ilgili yargılama taleplerinin de üzerine ebediyen bir sünger çekiliyordu. 

Lozan’dan sonra tutulmayan sözler

Dahası da vardı. Lozan’daki Türk Heyeti’nin Ermeniler konusundaki bütün garantilerine rağmen 2 Mart 1923’te Dr. Rıza Nur, Türk tarafının Lozan barış görüşmelerinde izlediği politikayı Meclisteki gizli celsede uzun uzun anlatırken, konuşmasının ortalarında şöyle demişti: "Akalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere… (“Ermeniler?” nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat iras etmeyen [arıza/sorun çıkarmayan] insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derdim." (24)

16 Mart 1923'te Mustafa Kemal Adana Türk Ocağı Esnaf Cemiyeti'nin çayında Adanalı esnaflara (bugünkü dille) şöyle seslendi:  

"Arkadaşlarımız söylevlerinde demişlerdir ki, Adana'mıza hakim olan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir durum almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu verimli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk'tü, o halde Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır. (…) Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.”  (25)

En üst düzeyde konuya bakışın böyle açıkça ifade edilmesinden sonra gayrimüslimlere yönelik “tedbirler” hızla yürürlüğe kondu. Haziran 1923’te Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Yahudilerin ve diğer azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konulmuştu. 

Bu konuda İstanbul Milletvekili Ali Rıza Bey’in 13 Ekim 1923 tarihli soru önergesine, Nafıa Vekili Süleyman Sırrı Bey’in dört ay sonra verdiği yanıttan öğrenildiğine göre örneğin Tramvay Şirketi’nde 1923’te 495 “gayri Türk” varken, Ocak 1924’te 139’a indirilmişti. Aynı dönemler için Tünel Şirketi’nde 29 “gayri Türk” 4’e indirilmişti. Şark Demiryolları’na 130 Yahudi memur adedi 84’e, 120 memur adedi 18’e, 24 Katolik memur adedi 10’a, 14 memur adedi 10’a geriletilmişti. Terkos Su Şirketi’nde 17 ecnebi, 103 Rum ve Ermeni vardı ve bunların 109’una “vazifeyi bırakma telkin edilmişti.” Nafıa Vekili açıklamasını “her altı ay nihayetinde bu hükümetin yapmış olduğu itilafnameyi tamamiyle tatbik edeceğiz” şeklinde bitiriyordu.

Soru önergesinin sahibi Ali Rıza Bey ise, 1923’ün Mayıs ve Haziran aylarında imtiyazlı şirketlerin Ankara’ya çağrıldığını ve yeni itilafname yapıldığını ve bütün memurların Türk ve Müslüman olmasının kabul edildiğini, ama altı ayda yapılacakken 7-8 ay geçmesine rağmen memurun ekserisinin gayri Türk olduğunu belirterek, “ve hatta amele bile Türkleşmemiştir. Halen gayri Türk olan anasır o şirketlerden ekmek yiyor. Öbür tarafta İstanbul’da birçok halk sefalet içinde inliyor” diye şikayet ediyordu. (26) 

Mahsub-u Umumi Kanunu

Lozan’da “azınlıkların korunması” konusunda verilen sözlerin çiğnenmesine 1924 yılında devam edildi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin finansmanı için 7-8 Ağustos 1921 tarihinde uygulanmaya başlayan Tekalif-i Milliye (savaş yükümlülüğü) Emirleri’nin 30 Ekim 1921 tarihinden itibaren son verileceği kararlaştırılmıştı. Geri ödemelerin yapılması ile ilgili 12 Nisan 1923 tarihli ve 328 Sayılı Kanun’la toplamı 6.003.663 TL. olan Tekalif-i Milliye borçları hak sahiplerine ödenmeye başlanmış, borcun %72.3'üne karşılık gelen 4.340.508 TL. tutarındaki bölümü 1923 yılında kapatılmıştı. Ancak 3 Nisan 1924 tarihli ve 459 Sayılı (kısaca) Mahsub-u Umumi Kanunu’nun (27) 2. maddesi gayri müslim vatandaşlar açısından büyük bir haksızlığı içeriyordu:

Türkiye’den ayrılan mahaller ahalisinden Türk tebaası olmıyanlarla ecza-yı vatanın (vatan parçasının) bir kısmını tefrike (ayırmaya) sai olmuş (çalışmış) olan siyasi zümre ve teşkilatlara mensup eşhasın (şahısların) Hazinedeki matlubları işbu kanundan müstefit olamaz (faydalanamaz.)

Bu kanunun görüşüldüğü TBMM Gizli Celse Zabıtları (GCZ) okunduğunda görülüyor ki, Ermeni ve Rumların elindeki mazbataların mahsup edilmemesi için özel gayret sarfedilmişti. Gümüşhane Mebusi Hasan Fehmi Bey’in 3 Nisan 1924 tarihli oturumdaki şu sözleri bunun kanıtıdır:

"Maddeden maksat tehcir (göçen) ve tagayyüp eden (kaybolan) Rumların ve Ermenilerin tekalifi milliye ve harbiye mazbatalarını mahsup etmemektir. Çünkü gerek harbi umumiye, gerek İstiklal Harbine yine Şarki Anadolu’nun harabiyetine nasıl Ermeniler sebebiyet verdi ise, Garbi Anadolu’nun harabisine ve İstiklal harbinin bu kadar çetin ve bu kadar memleketi yıkıcı bir hal almasına da Rumlar sebebiyet verdi. Binaenaleyh bu kanunla biz o muharebelerin bıraktığı tesiri maliyi kastediyoruz. Binaenaleyh Rumları, Ermenileri bu tekalifi milliye mazbatalarının edellerinden müstefit etmemek içn br çare düşünüldü. Fakat bunu açık olarak Rum ve Ermeni diyeezdik. Muhteli şekllr ve formüller yazıldı. Muhtelif şekiller üzerinde tetkikat yapıldı. Nihayet en mahzurlu veyahut mahzursuz bu şekli bulduk. (…) Harb-i Umumi’den evvel (…) İslamlar daha ticarete atılmış değillerdir. Pek mahdut İslam mağazaları vardı. Bazı büyük şehirlerde bir kaç mağaza vardı.

Binaenaleyh tekalifi harbiyenin byük bir kısmı onlardan (gayri Müslimlerden) alındı ve mazbatalar onların elindedir. Şimdi biz burada doğrudan doğruya Rumları müstefit ettirmek istersek gayet azim milyonlarla karşılaşacağız. Halbuki Rumların İstanbul’da kalanlarının bir kısmı mübadeleye tabidir, bir kısmı mübadeleye gayri tabi, Ermenilerden memleket dahilinde bulunanlar vardır. Yalnız Ankara’nın içeresinde bugün mendenizin tahminime göre gayri müslimlerin elinde herhalde dört beşyüz bin liradan aşağı değildir. Bunların bugüne kadar ne bir tanesi verilmiştir ve ne de mahsup edilmiştir. Şimdi eğer bu maddeyi tayyedersek onlar da tüccardan Mehmet Efendi, Ahmet Efendi gibi bu haktan istifade etmesi lazımdır.  (28)

Medeni Kanun ve “feragat” baskısı

Sirvart Malhasyan’ın aktardığına göre 1926 yılının Ağustos ayında Ermenilerin Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçip, yeni Medeni Kanun’a tabi olmak istediklerini bildirmek için Ankara’ya bir heyet gönderme kararı aldıkları haberleri çıkmıştı. Bir de imza kampanyası açılmış, kısa sürede 900 imza toplanmıştı. Ancak heyet nedense bir türlü Ankara’ya gidemiyordu. Eylül ayında, Millet gazetesinde eğer Ermeniler azınlık haklarından vazgeçeceklerse “O zaman Türkiye’de bir Ermeni Patriğine de gerek yok. O zaman Ermeniler her şeyden önce Patriklerine yol vermelidirler. İkincisi de cemaat okullarını kapatmalılar, üçüncüsü dini işlerini Diyanet İşleri’ne devretmelidirler. Aksi takdirde, Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti var olamaz. Teâli Türklere ve devlete aittir” şeklinde bir haber çıktı.

Bu atmosfer içinde, 1926 yılının mart ayında Patrikhane’de “feragat mazbatası” için imza toplanmaya başladı. Bu arada Ermeni Cismani Meclisi’nin feragat olayına karşı olduğu haberleri etrafta dolaşıyordu. (Cismani Meclis, Ermeni cemaatinin sivil üyelerinden oluşuyordu) Sonunda Ankara’ya altı yüzden fazla imza ile gitmeyi başaran Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti temsilcisi Dr. Garabet Yağubyan, 13 Nisan 1926 tarihinde Marmara gazetesine gönderdiği telgrafta şöyle diyordu:

"Gerçekleştirdiğimiz imza kampanyası Cumhuriyet Hükümeti tarafından memnuniyetle karşılandı. Olağanüstü bir kabul gördük. İçişleri Bakanlığı Ermenilerin şimdilik Bursa, Yalova ve Yakacık, Alemdağ gibi kaplıcaların bulunduğu yerlere serbestçe yolculuk edebilmesi için vilayete gereken emirleri verdi. Ermenilerin elde ettiği bu haktan Rumlar ve Yahudiler de yararlanabilecektir. Ayrıca Ermenilerin iyi niyetlerini göstermeye devam ettikleri sürece daha pek çok izinlere mazhar olacağına söz vermişlerdir."

Cemiyetin çabalarını küçümseyenlere daha önce Ermenilerin Bostancı’ya kadar bile seyahat etme izni olmadığını hatırlatan Dr. Yağubyan, en büyük dileklerinin “bir Türk gibi Türk olmak”, diğerinin ise basında artık “hain Ermeni” ifadesinin kullanılmamasını sağlamak olduğunu eklemişti. Ancak bütün fedakarlıklara, alttan almalara, tavizlere rağmen Ermenilerin Dr. Yağubyan tarafından söze dökülen hayalleri bugüne dek gerçekleşmedi.

(Not: Bu yazı, Boyut Yayıncılık tarafından 2021 yılında yayımlanan "İlk ve Son Barış, 100. Yılında Lozan" kitabındaki (s. 168-181) “Lozan Belgelerinde Ermeniler ve Kürtler” başlıklı yazımın Ermeniler ile ilgili bölümüdür. Ayşe Hür)

DİPNOTLAR

1-TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 3, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, s. 972-1006. 

2-Lord Kinross, Atatürk, Sander Yayınları, İstanbul, 1973, s. 552.

3-Rıza Nur, Lozan Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 5.

4-İsmet İnönü, “Önsöz”, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Çeviren ve Derleyen: Seha L. Meray, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara, 1969, s. vi-vii. Rıza Nur ise a.g.e.’inde “Bizde ne hazırlık var ne dosya var, hiçbir şey yok. (…) Heyet-i Vekile bize giderken bir içtimada avuç içi kadar bir kâğıda sığan bir talimat verdi.” der. s. 19.

5-İsmet İnönü, Hatıralar, Hazırlayan: Sabahattin Selek, Cilt II, Bilgi Yayınları, İstanbul, s. 51-56. 

6-İsmet İnönü, İsmet İnönü'nün Hatıraları Lozan Antlaşması, Cilt I, Yenigün Haber Ajansı Baskı ve Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 51-56.

7-İleride sık sık değineceğim Türk-Ermeni Teali Cemiyeti’ne dair bilgiler, Sirvart Malhasyan’ın İstanbul Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde 2005 yılında kabul edilen “İstanbul`da 1922 yılında kurulan Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti ve Faaliyetleri” başlıklı yüksek lisans tezinden derlenmiştir.  

8-Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Takım I, Cilt I, Kitap I, s. 180.   

9-a.g.e., s.180-184.

10-a.g.e., s.185-187.   

11-a.g.e., s. 187-193

12-a.g.e., s. 194-200.

13-a.g.e., s. 204.

14-a.g.e., s. 211-212. 

15-a.g.e., s. 216.

16-Fransız coğrafyacı ve oryantalist Vital Cuinet,1880-92 yılları arasında Düyun-u Umumiye Meclisi İdaresi’nin Genel Sekreteri olarak görev yaparken Anadolu'yu adım adım dolaşmış ve aldığı notları yedi ciltlik La Turquie d’Asie adlı kitabında toplamıştı. Döneme dair güvenilir referans kitaplarından biri sayılan eser, henüz Türkçeye çevrilmemiştir. 

17-a.g.e., s. 220-221.

18-İsmet İnönü, Hatıralar, cilt II, s. 79-83.

19-Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok, Çeviren: Arif Acaloğlu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 71.

20-Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 83.

21-a.g.e., s. 84.

22-Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Takım 1, Cilt I, Kitap 2, s. 152-158, 170-174. 

23-Davaların geneli için:'Tehcir ve Taktil' Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları, İttihad ve Terakki'nin Yargılanması 1919-1922, Derleyenler:Vahakn N. Dadrian, Taner Akçam, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009.

24-TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 4, s. 8.

25-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Bugünkü Dille Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. İzzet Öztoprak, Prof. Dr. M. Akif Tutal, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 520.

26-Nevzat Onaran, Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930), cilt 2, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2013, s.182-196. Bu dışlayıcı tutum 31 Mart 1926’da 788. Sayılı Memurin Kanunu’nun “Memur olabilmek için aşağıdaki şartları haiz olmak lazımdır” diye başlayan 4. maddesin a fıkrası “Türk olmak” ve Müstahdem olabilmek için aşağıdaki şartları haiz olmak lazımdır” diye başlayan 5’inci maddesinin a fıkrasına “Türk olmak” ifadeleri eklenerek kanunlaşacaktı. Kanun metni için

27-Kanun metni için: 59.pdf 

28-TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 4, s. 4


Kategoriler

Dosya


Yazar Hakkında