Antep’te katedral, hapishane ve cami olarak Surp Asdvadzadzin

Tamar Gürciyan geçtiğimiz ay Berlin Teknik Üniversitesi’nde “Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin/Kurtuluş Camiin uyarlanabilir yeniden kullanımı üzerine bir inceleme” başlıklı tezini başarıyla savundu. Gürciyan bu tez çalışmasıyla Antep’te bulunan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin dönüşümü hakkında kapsamlı bir çalışma gerçekleştirdi. Parrhesia Kolektifi, Tamar Gürciyan ile tezi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

SÖYLEŞİ: PARRHESİA KOLEKTİFİ

Öncelikle tebrik ederiz. Şöyle başlayalım: Antep Kilisesi üzerine çalışmaya nasıl karar verdin?

     

Antep ve Kilise ile ilk tanışmam İTÜ Taşkışla’daki lisans eğitimimin ilk yılında yaptığımız proje gezisi sırasında oldu. Bize gezi sırasında Antep’te görmemiz gereken yerlerin adlarının yazılı olduğu bir liste vermişlerdi.O gezide listedeki yapıları ziyaret ederek şehri kendimizin deneyimlemesi beklenmişti. Gezerken kulağımda bir yandan dayımın sözü vardı: “Ermeni mahallesini muhakkak gör”.

Gezide çok sevdiğim hocalardan İpek Yürekli’nin yanıma gelip buralarda bir zamanlar Ermenilerin yaşadığına benzer bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Onun dışında bu yerin Ermenilere yönelik tarihinin konuşulduğunu ve dile getirildiğini maalesef o gezide duymadım ve öğrenemedim. Gezinin son gününde listedeki Kurtuluş Camii'ni de görmek istedim. Esnafa adres sorarken, esnaf bana oranın bir zamanlar hapishane olduğunu söyledi. Yapıya cami değil hapishane olarak hitap ediyorlardı. Neyle karşılaşacağımı bilmeden yapının olduğu yere doğru yürüdüm. Bu heybetli yapıyı görür görmez bu yapının bir zamanlar Ermeni kilisesi olduğunu anladım. İçine girmek istedim ama sadece namaz vakti açılan yapıya girmeme izin vermediler. Namaz saatini beklemem söylendi. Namaz vakti bir zamanlar vaftizhane odası olan kadınlar mahfiline geçip namaz kılmam bekleniyordu. O an, ezan sesi eşliğinde yapının boş avlusunda durdum…

Sonrasında yapının etrafındaki eski Ermeni mahallesinde dolaşmaya başladım. Kimsenin bana bir şey anlatmasına gerek yoktu. Ben bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı mahalleyi Surp Asdvadzadzin eşliğinde buruk bir hisle bulmuştum.

Yıllar sonra Berlin Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken derslerinden etkilendiğim Prof. Hermann Schlimme’nin  desteği ile tarihi yapılar üzerine çalışmak istedim. O vakte kadar odağım hep gelecekti. Hermann Schlimme’nin mimarlık tarihini bugüne taşıması ve farklı aktörlerin mekan deneyimlerini ve hikayelerini konu alan metotları bana kapı aralamış oldu. Bunun dışında İstanbul’u ziyaret ettiğim bir yaz Ani Paylan bana Hrant Dink Vakfı’nın çalışmalarını gösterince, ben de madem tipoloji okuyorum neden Anadolu’daki yapıları incelemiyorum diye düşündüm.

Aklıma ilk gelen yapı, mimarisi, heybeti ve geçmişi sebebiyle Antep’teki Surp Asdvadzadzin oldu. Diğer camilere girebiliyorken bu yapıya neden sadece namaz vakti girebildiğimi sorgulayarak başladım.  Yaşadığım o kırık deneyim bana bu yapıyı seçmem ve üzerinde çalışmam konusunda motivasyon oldu diyebiliriz. 

Tezinin dört ana bölümü var, Antep Surp Asvadzadzin Kilisesi’nin yapılışına karar verilişini anlattığın tarihsel arka plan, katedralin inşası ve 1922’ye kadar kullanımı, kilisenin hapishane olarak kullanıldığı uzun dönem ve en son da cami olarak kullanıldığı dönem. Tezini okuma şansı olmayanlar için her bir bölümü nasıl özetlerdin?

Tezimde bugün Kurtuluş Cami ya da hapishane olarak bilinen S. Asdvadzazin Kilisesi’nin uyarlanabilir yeniden kullanımını sorguluyorum. İki kültürün bir tarihi mekanda kesişirken yapıyı dönüştürme eyleminin ne anlama geldiğini soruyorum. Bunu sorarken teritoryal bağlamın farklı grupların binayı sahiplenmesini nasıl etkilediği, kilise asli işlevini kaybettikten sonra nasıl yeniden kullanıldığı ve günlük hayata entegre edildiği ve yapının dönüşümünün insanlar için ne anlama geldiği gibi soruların peşinde binanın dönüşüm hikayesini inceliyorum. 

İlk bölümde 1863 Ermeni Nizamnamesi’nden 1922’ye kadar geçen tarihsel sürecin etkisiyle bina ve bina çevresini teritoryal ilişkilerin çerçevesinde değerlendirdim. Bu bölümde yeni kilisenin inşaatından önceki döneme de ışık tutuyorum. Zira derdim kilise yönetiminin o dönem parası yokken neden yapının tasarım projesini 1.5 kat büyüterek yaptırdığını önce tarihsel koşullar sonra da bina tipolojisi üzerinden okumaktı. Bu bölümde ayrıca kiliseyi çevresindeki okullar ve ilişkiler ağı ile birlikte anlattım. Sonraki bölümlerde kilise işlevini kaybettikten sonra kilisenin, hapishane ve cami olarak farklı gruplar tarafından nasıl deneyimlendiğinden ve sahiplenildiğinden bahsediyorum.

İlk bölüme ışık tutan en önemli şey, Antep Ermeni idaresi ile İstanbul Patrikhanesi arasındaki yazışmalardı. Bugün Paris’teki Nubar Kütüphanesi’nde bulunan el yazmaları sayesinde yeni kilisenin yapım öncesi dönemi konusunda önemli bulgulara eriştim. O elyazmaları aslında Tanzimat döneminin Antep ve Antep çeperindeki Ermeni halkı için hiç de kolay geçmediğini gösteriyordu. S. Asdvadzadzin kilisesi yapılmadan önce yerinde 5 apsisli ve kubbeli bir kilise var. O dönemde kilise yönetimi finansal ve idari sorunlarla karşı karşıya. Ayrıca 1865’teki bir el yazmasında S. Asdvadzadzin yapılmadan önce eski kilisenin sorunlarını görüyoruz. Örneğin Müslüman olduğu bilinen biri gelip kilisenin yanındaki işlek sokağa kilisenin bütçesiyle zorla bir duvar yaptırıyor ve orada yaşayan Ermenilerin evlerine el koyuyor.

Bir diğer döküman Kilis’teki başka bir kilise inşası ve yönetimin sıkıntılarına ışık tutuyordu. Bu elyazmaları o dönem bu bölgede Ermeni idaresinin zorlu bir idari süreçten geçtiğini ve bu süreçte bu coğrafi bölgede büyük bir katedral yapmanın ne kadar zor olduğunu açıkça gösteriyor. Büyük bir katedral inşasını Ermenilerin bu zorlu idari koşullar karşısında kendi varlıklarını ve birliklerini gösterme ve kendilerini koruma çabası olarak okuyabiliriz. Bu tarihi koşullar haliyle kilisenin tipolojisine de yansıyor. Kilise inşasına devam edebilmek için kilise önce altındaki 15 dükkanı yaptırıyor. Yaklaşık 20 yıl süren kilise inşaatından sonra yapı iç dekorasyonu tamamlanmadan kullanıma açılıyor. Aynı şekilde ilk üç katlı galeriye sahip olan bu Ermeni kilisesinin galerisinin de tam olarak tamamlanmadığını söylemek mümkün. Bu yapı planı İstanbul'daki kilise yapılarını andırsa da gerek altındaki dükkanlarıyla gerekse içinin tamamlanamamışlığıyla dönemin şartları nedeniyle özel bir tipolojiye sahip.

Sonrasında 1890’lardaki Hamidiye katliamlarından 1915, 1919 İngiliz ve Fransız işgali ve Ermenilerin Antep’ten ayrılmasına kadar uzanan süreci bina çeperinde inceliyorum. Bu uzun süreçte S. Asdvadzadzin kilisesi farklı kullanımlardan geçiyor. Burası cemaatin idari, eğitim ve dini aktivitelerin yürütüldüğü bir yer olmasının yanı sıra savaş sırasında gıda tedariğinin yapıldığı ve yoksullar için barınak olarak kullanılan bir yer.

1915 sonrası nasıl geçmiş?

1916’da Emval-i Metruke ile Ermeni mallarının satıldığı bir depo ve sonrasında bir dönem ahır olarak da kullanılıyor. 1919’da hayatta kalan Ermenilerin tekrar şehre gelmesinden 1922'de Ankara anlaşmasına kadar olan süreçte Ermeniler tarafından kısa bir süreliğine de olsa yeniden kullanılıyor. 1922’de Ermeniler Antep’ten gidince zaman ve mekan arasındaki ilişkide de bir kırılma yaşanıyor. İki farklı gerçeklik ve bu gerçekliklerin tarihi okuması günümüzde bu yapıların farklı şekillerde algılanmasına ve deneyimlenmesine neden oluyor. Bir yandan Ermenilerin oradan ayrılmasıyla farklı bir zamansallığın Antep’inin gerçekliği, öbür tarafta Ermenilerin gidişiyle Antep’te yeni bir günlük hayatın başladığı ve ilerlediği bir zamansallıkta fiziksel olarak değişen ve dönüşen Antep’in gerçekliği. Bu iki zamansallık kendi içinde de yapıya karşı çoğulcu perspektifler ve algılar doğurabiliyor. Mesela yapının hapishane olarak kullanıldığı dönemde gardiyanların ve mahkumların deneyimleri birbirinden haliyle farklı ve mekanı algılama ve yaşama şekilleri de farklı. Gardiyanlarla yaptığım görüşmelerde yapının taşları ve masifliği ve bu yapısal elementlerle yapının bir zamanlar kilise olduğu anlatısı ön plana çıkarken, politik mahkumların anlatılarında ise daha çok yapının zorlu fiziksel koşulları ve hasarlı kısımlarıyla beraber kendi hikayelerinin şekillendiğini görüyoruz. 

Tamar Gürciyan

Yapıyı deneyimleyen insanların  tecrübeleri biricik olsa da,  gerek diasporadaki Ermeniler gerekse bugün Türkiye’de yaşayanların, mahkumların ve gardiyanların deneyimleri yapının politik kimliğini ve hikâyesini oluşturuyor. Aslında kilise inşaatından önce var olan teritoryal gerilim bugün farklı şekillerde kendini üretmeye devam ediyor. Bu gerilim farklı aktörlerin farklı zamansallıklarda eşzamanlı olarak deneyimledikleri bu mekanda, yapı farklı fonksiyonlarda kullanılsa bile var olmaya devam ediyor. Bu noktada yapının dönüşümü ve yeniden kullanımı politikleştiği gibi kendini sürekli harabeleştiren, harabeleşirken yeni hikâyelerin yazıldığı bir kısır döngüde yaralı mekanlar ve tasarı (imaginary) mekanlar halinde S. Asdvadzadzin hayatta kalmaya devam ediyor.

Tezini tamamlamak üzere deprem öncesi Antep’i de ziyaret ettin ve sözlü tarih için kayıtlar da yaptın. Dinlediğin tanıklıklar arasında en çarpıcı olanı hangisiydi?

Sözlü tarih çalışmalarım sırasında beni duraksatan iki an yaşadım. İlki Beyrut’lu bir Ermeni ile yaptığım röportajda, hiçbir yapının yeniden dönüştürülüp kullanılmaması gerektiğini, bunun bir saygısızlık olduğunu dinlediğim zamandı. Mimarlıkta yeniden kullanımın çokça tartışıldığı ve konuşulduğu bu zamanda bunu duymak beni sarstı ve bir süre üzerinde düşünmeme neden oldu. İkinci ise gardiyanlardan birinin bana mahkumların boyunlarına zincir takıp mağaraya götürdüklerini söylemesi ile oldu. Sonrasında dinlediğim mahkumlardan öğrendim ki kilisenin arkasında Ermenilerin eski kilise diye adlandırdığı yapının güney tarafı solcular, kuzey tarafı sağcı mahkumların kaldığı bölge kısmıymış. Solcuların koğuşunun arkasındaki eski kilise kısmındaki mağarada işkence yapıldığını anlattılar. Maalesef o arkadaki yapı 2012’de rölöve çalışmaları yapılmadan hemen önce yıkıldı ve yeniden yapıldı. O yapının yıkılması ile bir insanlık suçu daha yıkıntıların altında kaldı. 

Deprem bölgesindeki pek çok tarihi mimari yapı hasar aldı, bu durumun Antep Kilisesi’ne nasıl bir etkisi oldu ve tezin gidişatına nasıl yansıdı? 

Depremde yapının minareleri ve kubbesi yıkıldı. Onun dışında bildiğim kadarıyla bir hasar almadı. Antep’i depremden bir ay önce ziyaret ettim ve sözlü tarih çalışmaları yaptım. Maalesef depremden sonraki durum ile ilgili süre kısıtlaması nedeniyle bir çalışma yapamadım. Ama depremin verdiği etkiyle uzun bir süre de tezim üzerine çalışamadım. Doğal felaketler bir kez daha bu yapıların geçiciliğini insan hayatının değerini ve farklılıklara rağmen dayanışmanın varlığını hatırlattı. Umuyorum yaptığım bu çalışma S. Asdvadzadzin yapısının herkesi kucaklayabileceği bir yeniden kullanıma gelecekte katkı sağlar.

Tezinde kullandığın metodoloji çok kapsamlı ve disiplinlerarası. Bu da tez konunu daha derinlikli bir şekilde anlamamıza yardımcı oluyor. Biraz metodolojinden bahsetmek ister misin? 

Tezde gerek tarihin gerekse mimarinin sunduğu teorik ve pratik olanakları birlikte kullandım. Farklı grupların görüşlerine ve deneyimlerine yer vermeyi önemsedim. Bu nedenle gerek Ermenilerle, gerekse gardiyan ve mahkumlarla yaptığım sözlü tarihin tezimde önemli bir yeri var. Mimari yapıyı sosyal bir bakışta ele alıyorum. Amacım biraz da tarihte sesi olmayan, duyulamayan, karanlıkta bırakılmış sesleri ve deneyimleri yapının tarihinin içinden şimdiye ve bugüne getirerek yapının hikayesini ve tasarısını ortaya koymaktı. Bu tabii yapının yapımından birkaç sene öncesinden bugüne kadar gelen uzun bir süreci kapsıyor. Sözlü tarihle yaptığım çalışma 1960’lardan günümüze kadar olan bir dönemi ele alan kullanıcı hikayelerini ortaya koyarken Nubar Kütüphanesi’ndeki Patrikhane Arşivi yapının yapım öncesi dönemine ses oluyor. O arşivde de o dönemin hikayelerini duyuyoruz.

Bunun dışında, S. Asdvadzadzin kilisesinin çeperinde bulunan Atenagan, Hayganuşyan, Vartanyan okullarının ve bölgenin zamanla nasıl değiştiğini, hikayelerin arka planında işleyerek, yapının mekansal öğeler eşliğinde farklı dönemlerde yaşadığı değişimleri haritalandırmaya çalıştım. Bunlara ek olarak literatür çalışmaları ile birlikte hem zamansal hem de çok sesli bir yapı tarihi ortaya koydum. 

Marksist tarihçi Harry Harootunian’ın 'eşzamanlıların eşzamansızlığı' yaklaşımı tezinde genişçe bir yer buluyor. Antep Surp Asdvadzadzin Kilisesi’ni incelerken bu yaklaşım kilisenin dönüşümünü açıklamanda nasıl katkı sağladı? 

Harry Harooutunian’ın bu kavramı ile ilk Parrhesia Kolektifi aracılığı ile tanıştım. Bu tezimin gidişatında çok etkili bir kavram oldu. Harootunian eşzamanlıların eşzamansızlığı kavramıyla modern ve arkaik, yeni ve eski, çağdaş ve nativist gibi günümüzde iç içe geçmiş muğlaklıkların varlığının bir hayalet gibi aniden beliren zamansal sapmalarla yeniden ortaya çıktığını söyler. Bu demektir ki günlük hayatın sürekli ileriye akan ritmi, farklılıkları yeniden senkronize ederek tek gibi gösterse de biz tek bir zamansallıkta yaşamıyoruz. Bu, haliyle zaman, mekan deneyimimize ve bu deneyimin bizdeki tasarısına da yansıyor. Özellikle tarihi mekanlar farklı gerçekliklerin ve farklı zamanların kaynağıdır. Ermeniler Antep'i terk edince S. Asdvadzadzin Kilisesi’nin zaman ve mekan arasındaki günlük hayatla senkronize olan bağı da koptu. Bu kavram yalnızca Ermenilerin zamansallığının kırılmasını değil, bu kırılmayla ortaya çıkan başka kırılmaları ve dallanmaları beraberinde hikayeleştiren yaşantıları da içinde barındıran bir kavram. Tezimde de bu kavram yalnızca orayı ziyaret eden Ermenilerin perspektifini açıklamama yardımcı olmakla kalmadı, beni yapının karanlıkta kalmış hapishane dönemine de yönelten kavram oldu. Yapının farklı dönemlerini bireylerin deneyimleriyle birlikte yeniden ortaya çıkarmama ışık tuttu.

Walter Benjamin’in “Yansıtmalar” adındaki eseriyle Amerikalı Antepli Ermenilerin çıkardığı “Nor Aintab” dergisinden Antepli bir Ermeni olan Haig’ın anılarını paralel okuduğun bir bölüm var tezinde. Antep özelinde unutulmaya yüz tutan mimari eserleri/mekanları hatırlama konusunda bulgularını bizlere aktarabilir misin? 

Walter Benjamin 'Yansıtmalar'daki Berlin Günlükleri’nde kendi çocukluk anılarını mekansal bir kurguyla anlatır. Benjamin'in anılarının kurgusu kronolojik bir düzene dayanmaz, mekansaldır. Özne anılarını mekanlar aracılığı ile yeniden kurgular ve kendi tasarı mekanını oluşturur. Benzer bir deneyimi Haig isimli Antep’te doğmuş bir Ermeninin yıllar sonra Antep’e olan ziyaretini kaleme aldığı bir yazısında da okudum. Bu yazıda Haig amaçsızca sokaklarda dolaşır. Sokakta dolaşırken Benjamin'in pencerelerde kaybolan tanıdıklarının yüzünü gördüğü gibi o da tanıdık bir mekan gördüğünde amcasını, mahallenin fırıncısını hatırlar. Haig’ın  “evine gidişi” ve “evini ziyaret edişi” aynı anda gerçekleşir. 

Burada belirtmek gerekir ki Haig hafızasındaki anılarla çocukluğunun Antep’ini ziyaret ediyor ve çocukluğunun Antep’ini hatırlayarak bir mekansal deneyim yaşıyor. Benzer bir mekansal kurgu çabası günümüzde diasporada doğmuş, Antep'i kendi atalarının hikayeleriyle öğrenmiş Ermeniler için de geçerli. Onların Haig’tan farkı fiziksel olarak hiç deneyimlemedikleri ve aslında bilmedikleri bir mekanı görmek, atalarının yerleri hakkında bilgi edinmek ve bazen de hiç var olmayacaklarını bildikleri bir paralel zamanı ve mekanı ‘‘orada kalsaydık yaşamımız nasıl olurdu’’ ya da ‘‘dedemin hayatı nasıldı’’ gibi sorular eşliğinde canlandırmak ve kurgulamak olabilir. Fiziksel mekan aslında bu hayali kurgu için fiziksel bir sahne niteliği taşıyor. Bu bağlamda mekanın daha çok kilise dönemine ait özellikleri ön plana çıkıyor. Özellikle mekanın apsisle sonlanan uzun aksı, pencerelerdeki kırık haç demirlikler, kilisenin ölçeği gibi sembolleşen elementler mekan kurgusunda yer ediniyor. Semboller sınırlarının ötesinde kategorize edilmiş bir bilgiyi yani kilise olma bilgisini içinde barındırdığı için Ermenilerin mekan deneyiminde ön plana çıkıyor.

Bunun dışında Antep şehrinde de sıklıkla tekrar eden büyük kapılar, kapı kilitleri ya da yerel taşlar gibi mimari öğeler de S. Asdvadzadzin deneyiminde yeniden bir araya gelebiliyor.  Bunda Ermenilerin mekanı deneyimlerken bir zamanlar kendi dedelerinin anneannelerinin yaşantısı hakkında bilmedikleri ve asla dolduramayacakları o boşluğu biraz daha doldurabilme çabasını ve bu çabanın mekansal bağlayıcılığını görebiliyoruz. Bu çaba esnasında bir kolaj gibi o dönemin bilgisini taşıyan mekansal unsurlar parçalar halinde bir araya geliyor. Bu unsurların uzantısı ve bir araya gelişi eşliğinde birey kendi tasarı mekanını inşa eder ve kendine fiziksel mekanın sınırlarının ötesine taşan bir deneyim ve tasarı alanı yaratır. 

Ermenilerin S. Asdvadzadzin katedralini deneyimi bu açıdan bir harabe deneyimini andırır. Peyzajdaki harabelerin önemli özelliklerinden biri fragmantalizimdir (parçalılık) ve harabeler materyalinin altında varlığına dair eksik bir bilgiyi kodlar. Binanın mevcut kullanım şekli ve buna bağlı binaya ve çevresine yapılan müdahaleler, yapının algılanışında parçalanmalar yaratır. Bu durum binanın yalnızca fiziksel durumunun iyi olmasıyla ilgili değildir. S. Asdvadzadzin kilisesi etrafındaki yapı kompleksinin kaybolmasıyla tıpkı bir harabe gibi, sadece varlığı değil, aynı zamanda bilinmeyen bilgiyi ve tamamlanması gereken, ancak tamamlanamayan boşluğu da temsil eder. 

Bu ilgi çekici röportaj üzerinden bize çok da el değmemiş bir alanda yaptığın tez çalışmanın içeriğini paylaştığın için çok teşekkür ediyoruz. Umuyoruz ki tezin yakında okuyucularla buluşur. Gelecekteki çalışmalarında da başarılar dileriz. 

Kategoriler

Dosya