Hikâyenin fotoğrafçısı

Manuel vizörden baktığında başkalarının hikâyelerini görürdü. Yahut da tam tersi onun baktığı yerde insanlar bir hikâye edinirlerdi. Her fotoğraf sanatçısına nasip olmayan bu özellik onun istisnasız her karesinde vardır.

Bazı gidenlerin ardından sözcüklerin bilinen anlamlarıyla cümleler kurmak zordur, Manuel öyle biriydi. İnsan illâ bir yere “ama” koymak ister, yahut beklenmedik sıfatları bir araya getirmeye çalışır. Manuel mesela, çok iyi bir fotoğraf sanatçısıydı, ama o, ânı yakalamak, insanları şiirsel bir şekilde betimlemek ya da kendisini ifade etmek derdinde değildi. Manuel vizörden baktığında başkalarının hikâyelerini görürdü. Yahut da tam tersi onun baktığı yerde insanlar bir hikâye edinirlerdi. Her fotoğraf sanatçısına nasip olmayan bu özellik onun istisnasız her karesinde vardır. 

Sokaklarda dolaşırdı çok. Kenar mahallelerde, varoşlarda, hiç gitmediğimiz şehirlerde. Tuhaf, aslında sıkı bir “outdoor” insanıydı ama (işte bir ama daha) doğa fotoğrafı çekmezdi pek. O insanı arardı, herkesin görmediği, bilmediği. 

Hiçbir şeye olduğundan daha fazla önem vermedi Manuel, hayattaki varoluşu hep gidecek gibiydi zaten. Her an fotoğraf makinesini bir köşeye fırlatıverecekmiş gibi, küsüp uzaklaşıverecekmiş gibi, her an ters bir laf ediverecekmiş yahut asık suratını milim oynatmadan dünyanın en komik esprisini yapıverecekmiş gibi… O kadar hınzır, o kadar muzip, o kadar karmaşık. Sonunda da gitti işte, ansızın. 

Otuz küsur yıllık dostluğumuz vardı Manuel’le. İlk romanım Meçhul’ü onun fotoğraflarından ilhamla yazdım. Bu süre boyunca birlikte kaç seyahat ettik, kaç muhabbet, kaç kavga ettik bilmem ama geriye dönüp baktığımda hep içimden gülmek geliyor. Nedenini biliyorum; o da Manuel’in hikâyesi işte. 

Kategoriler

Kültür Sanat


Yazar Hakkında