Geçilemeyen Sınırlar Konuşulamayan İnsanlar: Ülkelerarası Araştırma Yapmak (5)

Aykut Öztürk, beşinci yazısında yine Türkiye ve Ermenistan arasında yaptığı araştırması sırasında başına gelen bir olayı okuyucu ile paylaşıyor ve yine kendisiyle giriştiği beyin fırtınası sonucunda, bu sefer Türkiye'de azınlıklar, göçmenler ve madun gruplar hakkında yapılan akademik çalışmalar için önerilerde bulunuyor.

Aykut Öztürk
s.aykutozturk@gmail.com

Ermenistan nere, Kenya nere?

Bu haftaki yazıma doğrudan bir soru ile başlamak istiyorum. Ermenistan ile Türkiye arasında gidip gelen insanlar üzerine araştırma yapan ben, yazılarımda neden sürekli başka ülkelerden ve uzak insanlardan örnekler verip duruyorum? Eğer okuduysanız şimdiye dek büyük ihtimalle fark etmişsinizdir, Türkiyeliler ve Ermenistanlılar hakkındaki bu yazılar Almanya’dan, İngiltere’den, Kenya’dan, Batı Şeria’dan ve İsrail’den örneklerle dolup taştılar. Ve merak ediyorum, bu yazıları okuyanlar bu kadar alakasız yerlerden aynı anda bahsedebilmiş olmamı yadırgamıyorlar mı? Bu haftaki niyetim, bundan önceki ve bundan sonraki yazılarımın arasına bir yazı ile girmek ve bir durum tespiti yapmak.  

Bir dolmuş yolculuğu

Geçen yaz Yerevan’dan Tiflis’e bir dolmuş ile yolculuk ediyordum. Dolmuşta, sürücü hariç 7 kişi vardı: İki Ermenistanlı, bir Rusyalı, bir Hollandalı ve ben dâhil üç Türkiyeli (ama bir süre boyunca dolmuşta kendimden başka Türkiyeli olduğunu fark etmeyecektim). Ermenistan kırsalında bir yerlerde trafik polisi bizi durdurdu ve sürücüye ceza kesti. Sürücü cezasını ödedikten sonra, polis bizi bıraktı; ancak on ya da on beş dakika sonra içinde bulunduğumuz dolmuşu yine aynı polis durdurdu. Sürücü ile polis kavga etmeye başladılar. Kavga boyunca, biz dolmuşta oturanlar ise ne olup bittiğini anlamaya çalıştık. Yanımdaki Ermenistanlı çocuk önümdeki Türkiyelilerle Kürtçe konuştu, sonrasında diğer yanındaki adam ile Rusça sohbete başladı. Ardından kendi önünde oturan Ermenistanlı kadın ile laflamaya başladı. Bu noktada lafa ben Ermenice karıştım, ama sonra Hollandalı ile kadının İngilizce konuşmaya başladığını fark ederek, lafımı İngilizce bitirdim. Bu arada Rusyalı adam, Ermenistanlı kadın ile Rusça konuştu, kadın Ermenistanlı Kürt çocuğa Ermenice bir şeyler dedi. Çocuk da dolmuştaki diğer Türkiyelilere anlatmak istediğini Kürtçe anlatamayınca bu sefer ben Ermenistanlı kadından duyduğumu Türkçe olarak anlattım. Esasında anlatacağım bütün hikâye bundan ibaret. Ve de eminim ki hiçbirinize ilginç de gelmeyecektir, sonuçta hepimizin anlatabileceği böyle binlerce anısı vardır. Ancak şu anki isteğim pek de mühim olmayan bu anının benim kafamda ne türden yansımaları olduğunu ve bana ne türden akademik ilhamlar verdiğini sizinle paylaşmak.

Dolmuş yolculuğum boyunca gözlemlediğim şey, biz insanların arasındaki “ikili ilişkilerin” iki kişi arasındaki iletişimin – ve iletişimsizliğin – bir ürünü olmasından ziyade her daim üçüncü ve dördüncü kişilerin/tarafların katılımıyla şekillenen bir etkileşimin ürünü olduğuydu. Yani, ikili ilişki dediğimiz şey esasında iki insan arasında meydana geldiği kadar, bu aynı iki insanın diğer insanlarla içinde bulundukları başka ilişkilerin ürünü olarak da var olagelen bir olguydu. Örneklemek gerekirse, Zeynep ve Tamar arasındaki ilişki, çevrelerindeki insanlarla girdikleri iletişim ve etkileşimden bağımsız olarak var olamazdı. Bu yüzden de Zeynep ve Tamar’ın arasındaki ilişkinin ayakları yere basan bir tahlilini yapmak istiyorsak, Zeynep’in ve Tamar’ın başka insanlarla nasıl ilişkilendiklerini görmek gerekiyordu. İşte bu yolculuğun bende ateşlediği en büyük fikir, ikili ilişki dediğimiz bir olgunun etrafımızı saran ilişkiler evreninin bir parçası olarak ele alınması gerekliliği oldu.

Akademik çalışma konusu olarak azınlıklar, göçmenler ve madunlar

Bu yolculuktan arta kalan bu düşüncenin elbette hâlihazırda yürüttüğüm akademik çalışma üzerine de yansımaları olacaktı. Oldu da. Önce, Türkiye’de – ve genel olarak dünyada – yürütülen araştırmalarda dikkatimi çeken iki eğilim tespit ettim. Sonrasında ise bu eğilimlere kendi araştırmamda ne kadar uyup uymamam konusunda kafa yordum ve bir karara vardım. Ama önce tespit ettiğim eğilimlerden bahsetmek istiyorum. Birinci eğilim, özellikle azınlıklar, göçmenler ve genel olarak madunlar konusunda yürütülen çalışmalarda araştırmacının hakkında bilgi edinmeye çalıştığı kişi ya da grubu sadece ve sadece devlet ya da muktedirlerle olan ilişkilerinin ışığında tahlil etmeye kalkışması. Mesela, Türkiye’de Yahudilerle – ya da Ermenilerle, Kürtlerle vb. – ilgili bir çalışma yapılıyorsa, büyük ihtimalle bu türden bir çalışma Yahudilerin Türk Devleti ya da genel olarak Türkler karşısındaki var oluş şekillerini araştıracaktır. Ya da Amerika’da Hispaniklerle (Meksika ya da diğer Latin Amerika ülkelerinden çeşitli yollarla Amerika’ya gelen ve yaşayan insanlar) ilgili bir çalışma, yine aynı şekilde bu grubun ABD’de var oluş şekillerini büyük ihtimal ya devlet ya da muktedir grup (yani beyazlar) ile ilişkileri çerçevesinde ele alacaktır. İşte bu noktada benim bu türden çalışmalara olan eleştirim, bir kişinin ya da grubun bir yerde – bir ülkede ya da şehirde – var oluşunun sadece devlet ya da muktedir grup ile ilişkilerine odaklanıp analiz edilemeyeceği olacak. Neden Türkiye’de günümüzde Yahudiler nasıl yaşıyor sorusuna cevap vermeye çalışan bir araştırma, yazı ya da kitap sadece Yahudiler devlet tarafından ne kadar bastırılıyor ve buna ne kadar direniyor sorularına eğilmekle yetiniyor? Günümüz Türkiye Yahudiliği bir tek bundan mı ibaret? Bu soruyu elbette ki Türkiye’deki pek çok farklı grup için de sorabiliriz, Ermeniler ve Türkler hakkında da sorabiliriz. Yine aynı şekilde, günümüzde Amerika’da Hispanikler nasıl yaşıyor sorusuna cevap vermeye çalışan bir araştırma neden sadece Hispanikler devlet tarafından nelere maruz bırakılıyorlar konusuna eğilmekle yetiniyor? Benim buradaki temel eleştirim devletin ya da muktedirlerin referans noktası olarak gösterilmesi değil, tek referans noktası olarak gösterilmesi.

Bu noktadaki önerim ise son derece basit. Türkiye’de Yahudilik nasıl yaşanıyor ve Yahudiler nasıl yaşıyor sorusuna Yahudilerin devlet tarafından şekillendirilen yaşam pratiklerinin bir cevap oluşturması kadar, bu pratiklerin Türkiye’deki (devlet dışı) siyasi, ekonomik ve kültürel iklimlerden nasıl beslendiği de birer cevap oluşturmalıdır. Bu yüzden de eğer Türkiye’de Yahudilik’ten – ya da herhangi bir şey olmaktan –  bahsedeceksek, bunu devlet ya da Türkiye ile ikili ilişkilerine bakarak değil, bütün Türkiye’yi çevreleyen ilişki ağlarına elimizden geldiğince bakarak yapmalıyız. Çünkü, Türkiyeli Yahudilerin nasıl yaşadıklarını, ne hissettiklerini ya da ne düşündüklerini tek bir referans noktasına sabitleyerek anlayamayız. İşte ben de bu nedenle merak ediyorum, neden böylesine çalışmalarda araştırmacı Türkiye Yahudiliğinden bahsederken, onların Türkiye Ermenileri, Kürt siyaseti, sağ ya da sol ile ilişkilenmelerinden bahsetme gereği hiç duymaz? Cumhuriyet mitingleri, kentsel dönüşüm, eşcinsel cinayetleri, ölüm oruçları, Muhteşem Yüzyıl dizisi ya da en azından Sezen Aksu şarkıları Türkiye’de Yahudi olma biçimleri üzerinde hiç mi etkili değildir? Türkiye’de Yahudilerin ilişki içine girdiği tek şey devlet ve kurumları, tek grup ise Türkler adını verdiğimiz “netlikle tanımlanabilmiş” insan kümesi midir?  

Bahsetme ihtiyacı duyduğum ikinci eğilim ise yapılan araştırmaların yöntemleri ile ilgili ve bunu eleştirirken ilkine göre daha ihtiyatlı davranacağım. Çoğu kez karşımıza çıkan araştırmalarda yapılan gözlemin ve araştırmanın derinliği ortaya çıkan çalışmada anlatıldığı kadar olmayabiliyor. Örneğin göçmenlerin Türkiye’de göçmen olarak nasıl yaşadıklarına dair çalışmalar soru sayısı belli anketlerden ibaret olabiliyor. Araştırmacı gidiyor ve karşısındaki insana sorularla dolu bir kitapçık uzatıyor ve karşısındaki insandan cevap bekliyor. Hâlbuki karşısındaki insanın farklı durumlarda aynı sorulara farklı cevaplar verebileceğini aklına getirmiyor. Bu durum sadece anket çalışmaları için geçerli değil, pek çok araştırmacı gidiyor, görüşmeler yapıyor, notlar tutuyor ve görüşmeleri kaydediyor. Ancak, görüşme yaptığı insanı yine de gözlemleme fırsatına erişemiyor. Çünkü yine aynı şekilde görüşme yaptığı insan aynı sorulara farklı cevaplar verebilir, ya da kendi gündelik hayatında kendi kafasındaki cevabıyla çelişebilir. İşte ben bu yüzden, araştırmacının sadece bir kerelik yaptığı görüşme neticesinde yazdığı çalışmaları yeterli bulmuyorum, asla da bulmayacağım.

Buradaki ısrarımın nedeni araştırmacının anket ya da bir saatlik görüşme yaparak gerçek cevabı kaçırması değil, zaten görüşme yapılan kişiden vermesi beklenilen böyle bir gerçek cevap asla da yok. Benim burada karşı çıktığım şey, araştırmacının görüştüğü kişiyi kendi dünyasından belirli bir zaman dilimi süresince soyutlaması ve ona bu soyutlama eşliğinde bir takım sorular sorması. Başka bir deyişle, karşısındaki insandan aldığı cevapların esasında görüşmeci ve araştırmacı arasındaki ikili ilişki neticesinde elde edilmesi. Elbette ki, bir araştırmacının asla ve asla çok zamanı olmayacaktır, hep az zamanı olacaktır. Bu nedenle de, ben dâhil hepimiz hakkında araştırma yaptığımız insanlarla belki de gereğinden az vakit geçiriyoruz. Ancak, annesi, geçmişi ya da iş yerindeki patronu hakkında konuştuğumuz kişinin başka bir zaman diliminde bu konular hakkında bir başkasına nasıl bahsedeceği de araştırmacıya nasıl bahsedeceği kadar her şekilde önemli.

Hayır… Ben Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkiler üzerine araştırma yapmıyorum

Antropoloji disiplininin sosyal bilim ve araştırma dünyasına en büyük katkısı etnografi adını verdiğimiz araştırma yöntemini icat etmesi olmuştur. Sizler için TDK’nın sözlüğüne baktım, ancak etnografinin henüz Türkçeye girmiş bir çevirisini ya da TDK için ne anlama geldiğini bulamadım. Kendi tarifimi yapmam gerekirse etnografi belirli bir zaman dilimi boyunca hakkında araştırma yapacağımız insanı ya da topluluğu gündelik hayat sırasında gözlemlemek, gerekirse beraber yaşamak ve çalışmak, öncelikle soru sormaktan ziyade kafamızdaki soruların karşımızdaki insan için ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak ve cevapları gözlemlediğimiz gündelik hayatın içinden çıkarmaktır. Böylelikle araştırmacı kafasındaki soruların cevaplarını karşısındaki insanın bütün çevresiyle kurduğu ilişkilerin ışığında bulabilme ihtimalini yakalar, aldığı cevaplar kendi sorularına verilen anlık tepkiden ibaret olmaz. 

Elbette ki farklı akademik disiplinlerin etnografi konusunda farklı yaklaşımları var. Yani her araştırmacının gönlünden de etnografi geçer gibisinden bir çıkarıma varmak da yanlış olacaktır. Çoğu kez de bu yüzden dolayı anket ya da görüşmeye dayalı araştırma meşruluğunu yitirmiyor. Tartışma devam etse de, her araştırmacı kendine en uygun olan yöntem ile araştırmasına devam ediyor. Ben de bu yazıda elbette ki benim için esas olanın etnografi olduğunu bariz bir şekilde açık ettim. Çünkü, zaten halihazırda ötekileştirilmiş pek çok grup hakkında çalışma yapan araştırmacıların kısa araştırmaları neticesinde kapsamlı tespitlerde bulunmadan önce hakkında araştırma yaptıkları insanların gündelik hayatlarına eğilmeleri gerektiğini düşünüyorum. İşte bu yüzden, geçen yazılarda da belirttiğim gibi, hakkında araştırma yapılan çoğu gruptan “travma geçiriyorlar” diye kolayca bahsedebiliyoruz. Hâlbuki araştırmacı ve araştırmaya konu olan arasındaki kısıtlı zaman diliminde gerçekleşen “ikili ilişki” araştırmacının pek çok şeyi gözden kaçırmasına sebebiyet verebiliyor.

Türkiye’deki Ermenistanlılar üzerine yapılan bir araştırma işte tam de bu noktada Türkiyeli Ermenileri anlama açısından önemli. Türkiyeli Ermeniler hakkında bugüne dek yapılan çoğu çalışma, Türkiyeli Ermenilerin Türkiye’de var olma biçimlerini hep devletin resmi tarihi, ideolojisi, uygulamaları ve Türklerle olan ilişkileri üzerinden açıklamaya çalıştı. Yazımın en başında da dediğim gibi, bunu yanlış bir yaklaşım olarak elbette ki bulmuyorum, ama Türkiye Ermeniliğini anlamaya çalışırken neden tek bir referans noktasına saplanıp kaldığımızı merak ediyorum. Onlarca kez soruldu, ve onlarca kez karşımdakine karşı çıkmak durumunda kaldım. Ben Türkiyeli Ermeniler üzerine bir çalışma yapıyorum, ancak Türkiye Ermeniliğini sadece Türklerle ve devlet ile ilişkileri üzerinden tanımlamaya çalışmıyorum. Türkiye Ermeniliği için Türkiye’de – yani bir ulus devlet altında – yaşamak belirleyici, ancak Türkiye’de Ermeni olmayı şekillendiren tek şey de Türkler ya da Türklük değil. Her kimlik gibi günümüz Ermeni kimlikleri de pek çok siyasi, ekonomik ve kültürel iklimlerden etkileniyor. Ermenilik hiçbir zaman sadece Türklükle olan ilişkisi üzerinden tanımlanamayacağına göre, gazetecilerin ve araştırmacıların bu konudaki inadı niye? Günümüz Türkiyesi’nde Ermeni kimliklerini anlamak için, Ermenilerin Yahudiler, Rumlar, Kürtler ve diğerleri hakkında ne düşündükleri bizim için o kadar da önemli değil mi yoksa? Ermeniler, bu ülkede ne toplumun Türklerden geri kalanından, ne siyasetin devletten geri kalanından ne de kültürün Ermenilerden geri kalanından soyutlanmış bir biçimde yaşıyorlar. Kısacası, bu ülkede Ermeniler Türkler dışında insanlarla da ilişki kuruyorlar, devlet siyaseti dışında siyaset yapan başka gruplarda da ilişki kuruyorlar ve “Ermeni olmayan” başka kültürlerden de besleniyorlar. O zaman tekrar soruyorum gazeteci ve araştırmacıların Türk olmayan grubu anlamaya çalışmaları her defasında nasıl olup da sadece Türklerle ve devletle olan ilişkilere çakılıp kalıyor?     

Sonuç: Birbirimizle konuşmak

Bazen kendime soruyorum acaba yok yere mi dövünüp duruyoruz birbirimizle hiç konuşmuyoruz diye. Elbette bu sadece içinde bulunduğumuz duruma alaycı bir yaklaşım, ancak yine de bazen birbirimiz hakkında çok konuştuğumuz fikrine kapılıyorum, birbirimizle konuşmasak dahi (Buradaki “biz”i siz kendiniz nasıl isterseniz, bakış açınıza ya da ruh halinize göre öyle yorumlayın. Ben şu an için Türkler ve Ermeniler “karşıtlığı” için kullanıyorum). O kadar çok birbirimiz hakkında konuşuyoruz ki, bazen başkaları hakkında konuşabilsek diyorum, kendimize ve içinde bulunduğumuz durumlara biraz uzaktan durarak bakabilsek. Şimdiye kadar bundan dolayı yazdıklarımda hep başka ülkelerden örnekler vermeye çalıştım, ve bundan dolayı da buna devam edeceğim. Çünkü, Türklük ya da Ermenilik dediğimiz şeyler hiçbir zaman sadece birbirleriyle olan ilişkileri sonucunda şekillenmiyorlar, arka planda bizleri bu ya da şu şekilde Türk ya da Ermeni olarak var eden – ve etmeyen – başka pek çok şey var.

İşte bu yüzden, bazen, iki kişi konuşurken araya üçüncü ya da dördüncü almak ne de iyi geliyor… ya da iki kişi konuşurken birden etrafa bakıvermek, ve kendin dışında bir şeye yine kendin için kafa yoruvermek. Ve bazen, diyorum ki bir tek birbirimiz(l)e konuşmak gibi bir derdimiz olmasa, herkese konuşabilsek ve birlikte anlatabilsek başkalarına birbirimizden yandığımız dertlerimizi. 

Kategoriler

Şapgir

Etiketler

Kenya Aykut Öztürk