Karabağ’da abluka altında hayat: Ne gıda ulaşıyor, ne tıbbi yardım

Karabağ’da yaşayan halkın abluka altında hayatlarına devam etmenin yedinci ayı, 12 Temmuz’da doluyor. Bölgeye giriş çıkışların engellendiği, sadece Rus askerleri eşliğinde ve acil durumlarda yapılan çıkışlar, yaklaşık bir aydır tamamen durduruldu. Yerevan’dan Karabağ’a giderken oradan çıkamayacağını hiç düşünmeyen Ermenistanlı gazeteci Sofia Agopyan, Karabağ’da abluka altında geçen günlerini anlattı.

Karabağ, 30 yıldan fazla süredir çatışmayı, savaşı, bölünmüş hayatları, yerinden koparılmış insanları temsil eden bir sözcük haline geldi. Birçoğumuz Karabağ’ı duymuş, hakkında belli belirsiz bilgi sahibi olmuş, adını en çok da 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı sırasında zikretmişizdir. Çoğu zaman görmezden geldiğimiz konu ise orada yaşamış veya yaşamaya devam eden insanların hikâyeleri. 15 Haziran’dan bu yana Karabağ’da yaşayan halka ne gıda ne tıbbi yardım sağlanıyor. Dünya ile ip gibi ince bağı tamamen koparılmış durumda. İnsanlar aylardır süren ve giderek ağırlaşan abluka koşullarında nasıl yaşıyor? Sofia Agopyan’ın abluka altında yaşam hikâyesine kulak verelim.

Yerevan’da yaşıyordun. Ne zamandır Karabağ’dasın? Oraya taşınmaya nasıl karar verdin?

Taşındım demek aslında pek doğru olmaz, daha çok abluka bizi buraya “taşıdı”. Kasım ayında nişanlımla hem ailemi ziyaret etmeye hem ev bakmaya geldik. En fazla 2-3 ay kalıp, burada ne iş yapabileceğimize göre ileride nerede yaşayacağımıza karar verecektik. 12 Aralık’ta Ermenistan’la Karabağ’ı bağlayan tek koridor kapandı ve hâlâ buradayız. Aylar sonra abluka altındayken kıydığımız ve annemin göremediği, gelemediği nikâhımızı hayatım boyunca galiba hem mutlulukla hem biraz kırgınlıkla hatırlayacağım.

Belli bir süre sonra Kızıl Haç ve Rus askerleri burada kalan ‘yabancı’ vatandaşları, ağır hastaları veya hamile kadınları Ermenistan’a götürebiliyordu. Benim de nüfus kaydım Yerevan’da olduğu için böyle bir ihtimali düşünmedik değil, fakat bunun güvenli olup olmadığından kimse emin değildi, biraz beklemeye karar verdik. Mesela ablukadan dolayı Yerevan’da kalıp Karabağ’a dönemeyen çocukları Rus askerleri 37 gün sonra eve geri getirebildi. Ancak yolda Azerbaycanlı “çevre aktivistleri” arabalara daldı. Arabada bulunan çocuklardan bazılarının korkudan baygınlık geçirmesine sebep olmuşlardı.

23 Nisan’da Ermenistan’la Karabağ’ı bağlayan Hakkâri Köprüsü’nde Azerbaycan pasaport kontrol noktası yerleştirdi. 9 Kasım 2020 anlaşmasına göre Laçin koridorundan geçişler tamamen serbest olmalı, güvenliğini ise Rus askerleri sağlanmalıydı. Ermeni tarafı buna ne kadar itiraz etse de o kontrol noktasından mecbur bazı geçişler başladı yine de. Malum, aylarca bir kafesin içine hapsolmuş gibi yaşayan insanların problemleri birikmiş, herkesin boğazını sıkıyordu. Birbirinden ayrı düşmüş aileler, sağlık sorunları olanlar, iş seyahatleri, vs. vs… O dönem Yerevan’a dönebilmek için ben de başvuru yaptım. Elbette, her şey hayal edebileceğinizden çok daha zor. Aylarca sıra beklemen lazım mesela. Çünkü gidip gelmeye ihtiyacı olan çok, Rus askerler ise teknik ve güvenlik sorunlarından dolayı günde 28’den fazla insan geçiremiyordu. Bunun dışında, Ermenistan vatandaşı olduğum için eğer gidersem geri dönüşümün mümkün olmayacağı bana net bir şekilde söylendi. Mecbur kabul ettim, çünkü Yerevan’da ameliyat olacak annemin bana ihtiyacı var. Sıra bana gelene kadar 15 Haziran’da sınırda yine bir gerginlik yaşandı ve yol yine tamamen kapandı. Şu an ben dahil binlerce insan belirsizlik içinde bekliyoruz.

Hareket edememenin, hareket özgürlüğünün kısıtlanmasının nasıl bir deneyim olduğunu anlatır mısın?

Aslında Karabağ ablukasını konuşurken herkes “Yedi aydır ne yiyip içiyorsunuz” diye başlar soruya. Fakat evet, hareket özgürlüğümün kısıtlanması sevdiğim çikolatayı yiyememe gerçeğinden çok daha derinden “vurdu” beni. Yani yedi ay boyunca sırf yol kapalı diye annemi, kardeşlerimi göremiyor olmam, babamın mezarına gidemiyor olmam 21. yüzyılda inanılmaz ama evet, gerçek.

Ya da diyelim yarın Azerbaycan, Karabağ halkına gıda yolladı, meseleyi kapanmış mı sayacağız, meselemiz bu muydu? Tabii ki değildi.

İlk defa Kızıl Haç ofisine gidip Yerevan’a dönmek için başvuru yapmak istediğimde alakasız bir yüz ifadesiyle “en az iki ay daha beklemen lazım” dediklerinde ne hissettiğimi çok net hatırlıyorum. “Ama annemin bana ihtiyacı var, yetişmem lazım” dediğimde “Bu kimseyi ilgilendirmez. Senin gibi yüzlerce insan, kanser hastası olanlar bile, haftalarca sıra bekler. Ayrıca sizin özel bilgileriniz Azerbaycan’a yollanacak ve buradan çıkıp çıkmayacağınıza dair onlar karar verecek” cevabını aldım. O gün ilk kez gerçekten abluka altında hissettim kendimi. Çünkü elin kolun tam anlamıyla bağlı. Ki sadece ablukada olmamız ve çok zor şartlarda kalmamız yeterli sebep olmalıydı buradan çıkma hakkımızı kullanmak için. En kötüsü planlarından, hayallerinden vazgeçmeni sağlayan ortam ve şartlar. Hiçbir plan yapamazsın çünkü yarın nerede olacağın belirsiz. Bu durumun normalleşmesi de ayrı bir konu.

Bir süredir bölgeye ne tıbbi yardımı ne gıda giriyor. Bunun hakkında neler söylersin? Özellikle hangi gruplar bu durumdan olumsuz etkileniyor?

En hassas grup bebekler, hamileler ve engelliler. Yeni doğum yapmış kadınlar, sütleri kesilmesin diye şekerli çay bile içemiyorlar, şeker bulamadıkları için. Onlara gerekli olan elma suyu ya da sebzelerden bahsetmiyorum bile, bunlardan hiçbiri yok şu an Karabağ’da. İyi beslenemediğinden dolayı kaç hamile kadın düşük yapmış, kaç bebek sağlık sorunlarıyla doğmuş? Belli bir istatistik yok ama bu hikâyeler gözümüzün önünde zaten. En büyük sorun sebze, meyve, ayçiçek yağı, şeker. Bunlar hiç yok. Kışın marketlerde en azından süt ürünlerini bulmak mümkündü, fakat şu anda o da yok, çünkü yerli fabrikaların malzemesi bitmiş. Eksik olmayan tek şey yerli et ve ekmek. Ayrıca insanlar önceden marketlerden büyük miktarda kuru gıda alıp öyle idare ediyorlardı. Yedi aylık sürede arada sırada Rus askerleri az miktarda ve çok pahalı gıda getirirdi. Fakat bir aydır o da yok. Şu anda marketler bomboş.

Peki, Karabağ’da neden yeterince sebze ve meyve yok dersiniz? Köylerde yaşayanlar bu anlamda biraz daha şanslı, en azından kendi bahçesinden faydalanıyorlar. Fakat bu, abluka altında kalanların talebini tümüyle karşılamak için çok az. Öte yandan gaz ve benzin olmadığı için olanı merkeze getirip satmak köylüler için büyük sorun.

Elbette bu konuda yerli yönetimin suçu büyük. Çoğu, yerli üretime yatırım yapmaktansa her şeyi Yerevan’dan ucuza getirip satma taraftarıydı. Fakat objektif sebepleri de var bu durumun. Savaş sonrası araziler hem azaldı hem her yer fazlasıyla tehlikeli oldu. Kendi nar bahçesinde çalışan sivil adamın Azerbaycanlı keskin nişancı tarafından vurulması ve bunun gibi birçok olay, tarım işlerine büyük zarar verdi.

İlaçlara gelince, büyük bir kısmı Kızıl Haç sayesinde getiriliyor. Tabii ki zaman zaman onların da geçişleri engelleniyor. Eczanelerde ağrı kesici artık taneyle veriliyor, nadir bulunan ilaçlar bazen hiç yok. Örneğin ben, göz tedavim için bulamadığım ilacı tam bir buçuk ay bekledim. Zaten yeterince vitamin almadığım için öyle bir sorun yaşadım. Hiç unutmam, kardeşim Kızıl Haç arabasıyla vitaminlerimi gönderirken “Bir kilo da havuç koyabilir miyiz?” diye sormuştu. “Maalesef yasak” deyip özür dilemişlerdi Kızıl Haç görevlileri.

Elektrik ve doğal gaz meselesi nasıl? Gündelik hayata nasıl devam edebiliyorsunuz? İhtiyaçlar nasıl karşılanıyor?

Doğalgaz ocak ayından beri sayısız kez kesildi. En son Mart ayında kesilip bir daha verilmedi. Yani tam dört aydır doğalgaz hiç yok. Elektrik günde sadece 6 saat veriliyor. Mesele şu: 10 Ocak’ta Ermenistan’dan Karabağ’a giden tek elektrik hattı kesildi (bilerek yapılıp yapılmadığı henüz açığa kavuşmadı), fakat hattı tamir etmek için Ermenistanlı veya Karabağlı uzmanların o bölgeye yaklaşması Azerbaycan tarafından aylardır engelleniyor. Dolayısıyla Karabağ’ın tek umudu Sarsang denen baraj ve üstündeki hidroelektrik santral. Fakat Sarsang iç talebin sadece %50’sini karşılayabiliyor. Özellikle kış aylarında bu büyük bir sorun. Halkın bir kısmı, mecbur, ormanı kesmeye başladı. Şehir merkezinde bile soba yakıldığını düşünün. İnsanlar, “Olsun, çocukluğumuza kısa bir dönüş” deyip güçlü görünmeye çalışsalar da, doğum hastanelerinde yeni doğmuş bebeklerini 3-4 battaniyeyle sarmaya mecbur genç annelerin ne hissettiğini bir tek onlar bilir.

Bir gününü anlatacak olursan, nasıl bir rutinin var?

Karabağ’da yaşayan herkesin rutini artık elektrik kesintilerine bağlı. Ben de herkes gibi sabah uyanıp ilk önce elektriğin olup olmadığını kontrol eder, programımı ona göre yaparım. Çevrimiçi yapabileceğim bütün projelerime devam ediyorum buradan, o anlamda şanslıyım; abluka beni, birçok insan gibi işsiz bırakmadı. Tabii elektrik bazen zamansız da kesilebilir, kablosuz internet ve 4G bir anda gidebilir, yani bu şartlarda online çalışmak büyük sabır ister. Öte yandan turizmle ilgili bütün projelerim maalesef aksatılmış veya iptal edilmiş durumda.

Kendim için çok önemli bir karar aldım; eski hayatıma ait olan ve burada bu şartlarda devam ettirebileceğim ne varsa mutlaka yapmalıyım. Yoga, Yunanca kursu, var olan malzemeyle mutfakta hep yeni şeyler üretmek, ne olursa olsun... Beni ben yapan ne varsa bu abluka yüzünden hayatımdan göçüp gitsin istemedim. Çünkü kendime söz verdim, bu imkânsızlıklar, bu psikolojik baskı, bu abluka beni değiştirmemeli. Yani buradan çıktığım gün, “Evet, onlar kazanmadı, ben kazandım” diyebilmeliyim. Çünkü Sofia aynı Sofia kaldı her şeye rağmen. Kolay değil elbette. Mesela eşimle her Karabağ’a geldiğimizde asla evde oturmazdık, gezerdik, dağ yürüyüşleri yapardık, manastırları, kaleleri araştırırdık. Şu an bir gram benzin yokken biz yine vazgeçmedik huyumuzdan, yakın olan yerlere yürüyerek gider geliriz, temiz hava alırız. Ya da mesela her sabah yoga yapardım Yerevan’dayken, ama burada kış aylarında doğalgaz yokken odam o kadar soğuktu ki, dayanamıyordum. Hocama yazdım, dedim ki ben gündüz yapabilir miyim programı, en azından odam elektrikle ısınır az çok. Yani hep bir şekilde yolunu buluyor, alışıyorsun. Marketlerde tek bir çikolata kalmamışken evde kalmış un ve yağla Kütahya’dan göç etmiş büyük nine Mariam’ın tarifiyle helva yapardım, çok da mutlu olurduk. 1915 Soykırımı’nı yaşayan Mariam’ın hatırasını böyle ve bu şartlarda yaşatacağım hiç aklıma gelmezdi.

Savaş sonrası, mevcut abluka koşullarında Karabağ halkının olası ortak yaşama, geleceğe dair düşünceleri, fikirleri neler? Biz gerek Ermenistan’dan gerek Türkiye’den neyi göremiyoruz?

2020’deki savaş sırasında Türkçe bir paylaşım yapmıştım. Herkes “kaybedilmiş” ya da “kazanılmış” topraklardan bahsediyor da o topraklarda yaşayan insanlardan bahsetmiyor. O dönem Türkiye medyasında “Hadrut azat edildi”, “Şurası azat edildi” vs. başlıkları okuyan hiç kimse “Kimden azat edildi, Hadrutlulardan mı?” diye sormadı. Zaten bu konu Türkiye medyasında asla ayrıntılı bir şekilde çalışılmadı, bu yüzden de Ermenistan’la Azerbaycan arasında “toprak kavgası” olarak lanse edildi ve öyle anlaşıldı. Ki bugünkü olaylar tam tersini ispatlıyor.

Üç yıl önce paylaşımımda, “Azerbaycan istediğine ulaşırsa, buradaki insanlara ne olacak?” diye sormuştum. Ki Azerbaycan bu topraklara İHA’larla, roketatarlarla döndü ve bununla yerli halka yeni etnik temizlikten başka bir şey vaat etmiş olmadı. İki-üç sene sonraki durum ortada, bu konuda maalesef yanılmadım.

İnsanlar bu gidişle Azerbaycan vatandaşlığını kabul etmek ister mi? Sanmam. Daha fazla direnme güçleri var mı? Tabii ki yok. En çok üzüldüğüm şey, abluka ve bitmeyen psikolojik baskı Karabağlıları diyalog masasına yaklaştırmak yerine, oradan daha da uzaklaştırıyor. Çünkü seni fare gibi kafese kapatana güvenemezsin. Samimi bir diyalog olursa insanlar anlaşır mı? Zor ama ister istemez anlaşmaya çalışır bence. Çünkü başka çaresi yok ve iki taraf da çok acı çekti. Bizim şu anda konuşmamız gereken tek şey şu olmalı: Hadrut’a dönen veya Martuni’de kalan bir Ermeni, Fizuli’de ya da Ağdam’da Azerbaycanlı var diye korkuyla mı yatıp kalkacak, ya da Fizuli’ye dönen bir Azerbaycanlı yukarıda Hadrut’ta Ermeni var diye ne hissedecek? Konuşacak başka bir şey yok. Çok basit.

Yani aslında her zamanki gibi siyaset, çok basit olan şeyleri zorlaştırıyor ve nerdeyse imkânsız kılıyor.

Öte yandan insanları en çok yaralayan şey ilgisizlik. Her sene “Hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Hrant’ız” diye slogan atıp da Karabağ halkının yeni bir soykırımla karşı karşıya kalmasını görmezden geliyorsak, ya da konuyu doğru düzgün araştırmayıp “Ama onlar da yaptııı” demeye getiriyorsak, söylediğimiz hiçbir sözün anlamı kalmıyor maalesef.



Yazar Hakkında