Bu topraklarda Zola’yı okumak

MURAT CANKARA

On dokuzuncu yüzyılın Gerçekçilikten duyduğu hoşnutsuzluk, camda yüzünü gören Caliban’ın öfkesine benzer; on dokuzuncu yüzyılın Romantizmden duyduğu hoşnutsuzluk ise, camda yüzünü görmeyen Caliban’ın öfkesine.” Genelde romantizmle gerçekçilik arasındaki ilişkiyi, özelde Oscar Wilde’ın bu sözünü hakkıyla anlayabilmeyi çok isterdim. Yeni baskısı yapılan bir kitap vesilesiyle bunu biraz kurcalamak istiyorum: Émile Zola’nın ‘İtiraf’ı. 

Claude’un ‘gör’ dediği

‘La Confession de Claude’ (Claude’un İtirafı) 1865’te basılmış; Zola’nın ilk ‘roman’ı. Mezun olduktan sonra şair olmak hayaliyle Paris’e gelen, tavan arasında sefalet içinde yaşarken tanıştığı fahişeye âşık olan, aşkının kadını ‘kurtaracağını’ sanan, onu ‘namuslu’ bir hayata ‘upgrade’ edemediği için hayal kırıklığına uğrayan taşralı bir gencin, geride bıraktığı arkadaşlarına yazdığı –tutku, umut, kıskançlık, gel-git, yılgınlık, ironi dolu– mektuplardan oluşuyor ‘İtiraf’. Zola’nın Claude’un mektupları üzerinden romantik aşk anlayışını ve düşünüş biçimini epey hırpaladığı bu metin, bir iddiaya göre, pek çok ‘ilk roman’ gibi, otobiyografiktir ve Claude, Zola’nın ta kendisidir. Neyse ne. Önemli olan, 19. yüzyıl ortası itibariyle Zola’nın romantik aşka aldığı cephe; ‘yüce’yle ‘bayağı’yı bir araya getiriş biçimi; yoksulluk ve yoksunluk içinde, yani ‘gerçek’te, ilk bakışta başlayan ve –ister vuslatla sonuçlansın isterse ölümle, daima temiz kalan– aşkların pek de mümkün olamayacağını –onu biraz da şok etmeye çalışarak– okurun yüzüne vurması. Mektuplardaki ahlaka mugayirlik (bir fahişeyle çıplak yatağa girmeler falan) savcının da dikkatini çekmiş ve Zola, kendisine bir süreliğine de olsa nefes aldırmış olan Hachette’teki işinden –biraz da kitabın doğurduğu eleştirel tepkiyi kullanıp artık yalnızca yazarak hayatını kazanabileceğini düşünerek– istifa etmişti. İşin ironik yanı, eleştirmenlerin bir bölümü tarafından iğrenç bulunan bu metnin son derece net dinsel referanslar içermesi ve Claude’un, son mektuplarında, başına gelenlerin genç erkekler için ibret olması gerektiğini söylemesi. Öyle ya da böyle,  ‘İtiraf’ Zola’ya istediği fırsatı sağlayacaktı. Önce iki yıl sonra yayımlayacağı ‘Thérèse Raquin’le birlikte başarıyı belli bir ölçüde yakalayacak, bu romanın 1868 tarihli ikinci baskısına yazdığı meşhur ön sözde ‘naturalist’ sıfatını ilk kez kullanacak ve gerek bunun akabinde yazmaya başladığı 20 ciltlik ‘Rougon-Macquart’lar: İkinci İmparatorluk Devrinde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi’ serisiyle gerekse yüzyıl sonu Fransası’nda patlak veren Dreyfus tartışmasında aldığı tavırla 19. yüzyılın son ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki uluslararası edebiyat gündemine oturacaktı. Artık Zola’nın ismi, gittiği ülkelerde (ki baltanın girmediği yere Fransız edebiyatı girmiştir desek başımız ağrımaz), bir ahlak tartışmasının nedeni ve tarafı olacak, okumuş yazmış takımını ikiye bölecekti. Örneğin ta Meksika’da, romancılar; romantizmle gerçekçilik, nesnellikle didaktiklik, güzelle çirkin, idealle gerçek arasındaki ilişkiyi Zola üzerinden tartışacak; kimisi ondan nefret edecek, kimisi perestişkârı olacak, kimisi de bu ikilikler arasında bir denge bulmaya çalışacaktı.   

Batı Ermenileri için en önemli milat: Arevelk

Zola üzerinden yürütülen tartışmalar, biraz gecikmeyle de olsa, Osmanlı başkentine de ulaşmış. Gerçekçi/doğalcı edebiyat söz konusu olduğunda Batı Ermenileri için en önemli milat, 1884’te çıkmaya başlayan ve Arpiar Arpiaryan, Yervant Sırmakeşhanlıyan, Krikor Zohrap ve Yervant Odyan gibi yazarları bir araya getiren ‘Arevelk’ (Doğu) gazetesi gibi görünüyor. Rastlantıya bakınız ki, Müslüman/Türkler arasında romantizm karşıtlığıyla bilinen ve adı pozitivizmle özdeşleştirilen Beşir Fuat, tam da aynı tarihlerde, ‘Haver’ (Doğu) adlı bir dergi çıkarmaya başlıyor. Tartışmayı başlatan ise, yine onun 1885-86’da yayımlanan ‘Victor Hugo’ monografisi. İster Ermeniler arasında olsun isterse Müslüman/Türkler, tartışma, tıpkı Fransız kültürünün etkisi altına aldığı diğer ülkelerdeki gibi ahlak üzerinden gerçekleşiyor. Bir yanda mevcut edebiyat normlarının, içinde yaşadıkları hayatı anlatmakta yetersiz kaldığını düşünen bir kuşak var; ‘yeni bir edebiyat’ yaratmak, yeni ifade yolları denemek istiyorlar; okudukları Fransızca romanlar onları haliyle etkiliyor. Diğer yanda ‘yeni’ye şüpheyle bakanlar, ona direnenler ya da onu geleneğin içinde arayanlar var. Ahlaksızlık, züppelik, yozlaşmışlık, gericilik suçlamaları ise havada uçuşuyor.

‘Anparoyagan Kraganutyun’ (Ahlaksız Edebiyat)

İki örnek vereceğim. İlki Krikor Zohrap; “hayat[ı], olduğu gibi” yazmak isteyen, yeni kuşaktan bir yazar. 1892’de ‘Masis’te yayımlanan ‘Anparoyagan Kraganutyun’ (Ahlaksız Edebiyat) başlıklı yazısına; son zamanlarda Ermeni basınında modern Fransız edebiyatına saldırma modasının görüldüğünü, bir ekonomi yazısının orta yerinde –dönemin ünlü bir pastilinin reklamı gibi– Fransız edebiyatının ahlaksızlığına dair bir nutuk bitiverdiğini belirterek başlıyor. Zohrap’a göre ahlaksızlık yalnızca cismanî bir şey değildir: “Toplumun bütün kesimlerindeki sahtekârlıklara kayıtsız kalıp yalnızca bir kadının çıplak omuzu yahut boynu karşısında kızarıp bozaran ahlakçılar bizden ırak olsun!” Ardından da Molière’in Tartuffe’ünü hatırlatıyor: “Bana laf söylemeden önce al şu mendilimi de göğsünü ört, utanmaz!” Üstelik Zohrap’a göre, bu tür bir ahlak testinden ne Rabelais geçebilir ne de eski Ermeni edebiyatının tüm temsilcileri. Merak edilmesine gerek yoktur; Ermeni aile değerleri bozulma tehdidiyle karşı karşıya değildir. Eğer illa ahlak için mücadele edilecekse, bunun yapılabileceği alan çoktur. Zohrap yazısını şöyle bitiriyor: “Baronyan, İstanbul Ermenilerinin övünebileceği yegâne ahlakçı, zavallı edebiyatımıza karşı söylenecek bir şey bulamadı; onun dalkavukluğa ve çoğu zaman ikiyüzlülüğe meyilinden başka.”

Ahmet Mithat Efendi Zola’yı neden sevmez?

Diğer örnek Müslüman/Türklerden: Zola karşıtlığının temsilcisi Ahmet Mithat Efendi. Bilhassa 1890’lı yıllarda yazdığı yazılarla Osmanlı gençlerini Zola’dan korumayı kendisine görev edinen Ahmet Mithat, onun temsil ettiğini düşündüğü edebiyata hem estetik hem politik gerekçelerle karşıdır. Ondan siyaseten pek hoşlanmaz. Zira Zola sosyalist bir dinsizdir. Hatta bu konuda tartıştığı bir eleştirmeni, ‘ne mal’ olduğunu bildiği halde onu Osmanlılara sevdirmeye çalışmakla suçlar. Dahası, Zola’nın eseri ‘bize’ yabancıdır: “Emil Zola’nın bahsettiği sarhoş tembel ve açlıktan helâk olan fukara sınıfı bizde yoktur. Açlıktan helâk olan fukaraya merhametsiz ve bencil sefahat erbabı da bizde yoktur. Bunların hiçbirisi bizde olmadığına göre, eserleri külliyen yabancımızdır.” Davasını savunurken konuyu çarpıtmaktan da hiç kaçınmaz Ahmet Mithat. Zola bu kadar beğeniliyorsa niçin tek bir eseri bile Osmanlıcaya tercüme edilmemiştir, diye sorar sinsice. Halbuki bu soruyu sormadan yıllar önce, hem de kendi damadı Muallim Naci ‘Thérèse Raquin’i kısmen de olsa çevirmiştir. Estetik açıdan da sorunlu bulur gerçekçi/doğalcı edebiyatı. Öncelikle romancı, tarihçi değildir; gözleme değil hayale dayanmalıdır. Üstelik gerçeğin sadece çirkin ve bayağı yanına odaklanmak onun sadece yarısıyla ilgilenmektir. Romancı kötülüğü, çirkinliği betimlerken fazla ileriye gitmemelidir. Oysa iyiyi ve güzeli betimlerken biraz abartmanın zararı yoktur. Romancı işin kolayına kaçarak yargılama, doğruyu-yanlışı gösterme hakkından vaz geçmemeli; okur, roman kişilerinin kötülüklerini reddedip iyiliklerini taklit etmeye yönlendirilmelidir.

İster Zohrap’ınki olsun (aynada yüzünü görmek isteyen Caliban) isterse Ahmet Mithat Efendi’ninki (aynada yüzünü görmek istemeyen Caliban), bu tartışmada öne sürülen düşüncelerin benzerlerini, hatta bazen tıpatıp aynılarını bu edebiyat dalgasıyla karşılaşan ülkelerde görmek mümkün. Tartışmanın güncelliğini hâlâ koruyor olması ise ürkütücü. Çünkü mesele yalnızca az-çok-Müslüman (‘Behzat Ç.’yi tercih edenler) ve çok-çok-Müslüman (‘Arka Sokaklar’ı tercih edenler) Türklerin, popüler kültür ürünlerine  getirilen sansür üzerinden kendi aralarında atışmaları meselesi değil; temsil etme eyleminin doğasıyla ilgili. İşte bu nedenle, Samanyolu TV dizilerinin buzlanmış rakı (buzlu değil) içen babaları, eğer nedamet getirmiyorlarsa, külliyen kötü olmak zorundalar; işte bu nedenle Behzat’ın ergen maçoluğunun, toplumsal olarak ergen maçoluktan en ‘uzak’ kitle tarafından benimsenmesi muamması bir türlü çözülemiyor. İzninizle, siyasal ahlak tartışmasına girmiyorum bile. 

Son olarak ‘İtiraf’ın çevirisinden/baskısından söz etmem gerek. Bence bu, kamu davası açmayı gerektirecek kadar özensiz bir çeviri/baskı. İhtimaller: 1) bir öğrenciye yaptırılmış olması ve sonrasında kerhen kontrol edilmesi; 2) GoogleTranslate’ten yardım alınmış olması; 3) matbaaya yanlışlıkla taslak metnin gönderilmiş olması. Ön sözde metnin daha önce iki kez basılmış olduğu ve gözden geçirildiği belirtilmiş. Gözden geçirilmemiş halini düşündükçe beynim karıncalanıyor. Oysa soğuktan donmakta olan birinin insan bedeninin sıcaklığına ihtiyaç duyması gibi; bana, bu ülkeye, Türklere, Kürtlere, Ermenilere uzak, çok uzak; çevirisi iyi ve kötünün ötesinde bir şeyler okumak istemiştim. Kısmet değilmiş; umarım bir dahakine.

İtiraf
Émile Zola
Çeviri: Selim Yılmaz
Aylak Adam Yayınları
200 sayfa.