OHANNES KILIÇDAĞI

Ohannes Kılıçdağı

MUHALEFET ŞERHİ

Sergi kapsamında İmrozlu Rumlarla yapılmış mülakatların bulunduğu, aynı isimde bir de belgesel vardı. Bu belgeseli YouTube’da seyretmek hâlâ mümkün. Baskı politikalarına bizzat şahit olmuş insanlar, başlarından geçenleri anlatıyorlar. Dinleyin bakalım, baskı politikaları ‘sözde’ miymiş, değil miymiş... Suyun öte yanına baktığımızda Yunanistan devletinin de azınlıklara muamele konusunda sicilinin pirüpak olmadığını görüyoruz. Sözünü ettiğim belgeseli seyrederken tesadüfen başka bir haber önüme düştü.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, olaylarla ilgili attığı tweet’inde “İnancımızda, medeniyet değerlerimizde, Aziz Milletimizin sicilinde olmayan yabancı düşmanlığına müsaade edemeyiz” dedi. Hâlbuki tüm bunların olabilmesinin bir sebebi de geçmişi tertemiz gören bu anlayış.

Bir spor müsabakasında Gürcistan’ın yenmenin ‘Türk’ün gücü’yle bir ilgisi olmadığı gibi, bir sonraki maçta Portekiz’e yenilmek de ‘Türk’e leke’ değil. Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye millî takımı, yurtdışı doğumlu oyuncuların sayısının yüksekliği bakımından ikinci sıradaymış. Takımda oynayan oyuncuların çoğunluğu yurtdışında doğmuş ve futbol eğitimini yurtdışında almış. Demek ki, mesele içinde doğduğun millî kimlik veya ‘damarlarındaki kan’ değil, nasıl yetiştiğin, nasıl yetiştirildiğinmiş.

Söz konusu kişi, 12 yaşındaki yeğeninin futbola ve özellikle Anadolu takımlarının formalarına meraklı olduğunu, bu sebeple gittiği yerlerden ona o şehrin takımının bir formasını getirdiğini, Diyarbakır’a son gittiğinde de bir Amedspor forması alıp yeğenine hediye ettiğini söylüyor. Çocuk da formayı çok sevmiş ve her yere üzerinde o formayla gitmeye başlamış. Fakat, birlikte maç yaptığı akranları o formayı giydiği için çocuğu taciz etmeye, “Amedspor Kürt takımı değil mi? Neden o formayı giyiyorsun? Bence giymemelisin” gibi sözler söylemeye başlamışlar.

Sokak köpeklerinin ötesinde kültürel bir durumdan, yaygın bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu zihniyetin yansımalarını farklı sorunlarda gözlemlemek mümkün. Basitçe tarif etmek gerekirse, bu zihniyete göre eğer ortada kendisine zarar veren bir sorun varsa bunun olası çözümlerinin sınırı ve ölçütü kendi gücüdür. Başka bir deyişle, uygulayabildiği her çözüm mübahtır. Yapabilirlik hiçbir ahlaki ölçütle sınırlı olmuyor. Esas çabası sorunun varlığını ispatlamaya yönelik oluyor çünkü bir kere sorunun gerçek olduğunu gösterebilirse sonra o sorunu çözmek için her şeyin yapılabileceğine dair bir kabul var

Diyelim, Türkiye’de bir üniversite veya akademisyen yurtdışındaki başka bir üniversiteyle işbirliği içinde Türkiye’de bir anket çalışması yapsa, bu düzenlemeyle pekâlâ suç kapsamına alınabilir. Bu örnek için, “Canım, o kadarını da yapmazlar artık” diyorsanız –ki yaparlar, yapabileceklerini gördük– o zaman size şu örneği de verebilirim: Devlet görevlileri birilerine işkence yapsa ve Türkiye’deki insan hakları örgütleri bunu duyurmak için uluslararası insan hakları örgütleriyle işbirliği yapsa, bu düzenlemeye göre suç olabilir.

Ermenice harfli Türkçe’yle veya Ermenice alfabeyle haşır neşir olanlar sadece Ermeniler de değil. Müslüman Osmanlı entelektüelleri arasında bu metinlerden haberdar olan, hatta Ermenice alfabeyi öğrenip bu metinleri okuyanlar var. Daha da ötesi, bunun entelektüellerle sınırlı kalmadığına dair de işaretler var.

“Hastanesi olan vakıfların seçimleri söylenen vakitte neden yapılmadı?” sorusu orta yerde duruyor. Neredeyse bir sene evvel bir yönetmelik taslağı çıktı, sonra değişiklik yapılmak üzere geri çekildi. O günden beri başka bir haber yok. İnsan hakikaten merak ediyor, bu kadar basit bir iş neden olmaz, yoksa o kadar basit mi değil? Yapılamayan, kotarılamayan, tereddüt edilen nedir?

Bizzat Başkan Biden, “Bunlar Sorosçu” demese de, “binaların camlarının kırıldığı, derslerin ve sınavların yapılamadığı, mezuniyetlerin gerçekleşmediği” gerekçesiyle bu protestoların “barışçı” olmaktan çıkıp kanunsuz hâle geldiğini söyledi. Malum, Türkiye’de de bu gerekçeler sık sık kullanılır. Hatırlarsınız, Gezi protestoları için de benzer sözler söyleniyordu. Gelin, bu ‘barışçı protesto veya gösteri’ tabirinin alt okumasını yapalım.

Resmî tarih anlatısında ‘Ermeni Sorunu’ olarak adlandırılan sorun veya olgu, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında ve sonrasında milliyetçileşen Ermenilerin siyasi emelleri –ki bundan kasıt, bağımsız bir Ermenistan kurmaktır– sebebiyle ortaya çıktığı iddia edilir. Suciyan’ın bu kitabı bize bir kere daha gösteriyor ki Ermeni Sorunu ondan evvelki 40-45 yıl içinde yani, 1839’da başladığı kabul edilen Tanzimat Dönemi’nde ortaya çıkmış ve şekillenmiş bir sorundur.