OHANNES KILIÇDAĞI

Ohannes Kılıçdağı

MUHALEFET ŞERHİ

Ne acıdır ki bu maddeler karşısında uygulamaya baktığımızda bırakın kolaylık sağlamayı, devlet bu vakıfların, din ve hayır kurumlarının hayatını zorlaştırmak, varlıklarını ortadan kaldırmak için elinden geleni yapagelmiştir. Parasını vererek aldıkları veya bağış ve miras –ve hatta piyango– yoluyla uhdelerine geçmiş gayrimenkullere el konmuştu.

Ankara hükümetinin Lozan’a gönderilen heyetten talebi, kalan Ermenilerin de Ermenistan’daki Türklerle mübadele edilip yurtdışına çıkarılmasıydı. Heyet Başkanı İsmet Bey, bu talebe, Ermenilerin mübadelesini görüşecek muhatap olmadığını söyleyerek cevap verdi.

Rus şirketlerine, oligarklarına, hatta millî takımlarına vs. ambargo konması anlaşılabilir ama güneş altında Rus olan ne varsa hepsine karşı toptan cephe almak izansızlıktır. Bir kimseye sadece Rus olduğu için ırkçılığa varan bir tepki göstermek ahlak dışı olduğu gibi akıldan da yoksun bir harekettir.

Gaz demişken, Avrupalı belli başlı devletlerin Putin rejiminin bu hâle gelmesindeki rolünü de hatırlamakta fayda var, zira yıllar boyunca alternatif enerji yatırımlarını ikinci plana iterek Rusya’dan gaz alıp o rejime milyarlarca Euro akıttılar. Aynı rejim birçok muhalifini, gazeteciyi öldürtür veya hapse atarken sade suya tirit “Endişeliyiz” açıklamalarıyla yetinerek, Rusya’ya ciddi yaptırımlar uygulamaktan kaçınarak onunla iş yapmaya, rejimi destekleyen Rus oligarklara kapıları açmaya devam ettiler.

Zaven Biberyan’ın bir insan ve bir yazar olarak portresini daha uzun konuşmak mümkün ve gerekli. Fakat, Biberyan konuşurken onun hayat öyküsünün bize Türkiye’de Ermeni olmakla ilgili söylediklerini es geçmek mümkün değil, zira hayat hikâyesinin ana motiflerinden biri bu.

Ülkedeki Türk-Müslüman olmayan toplulukların sorunları çözülmek isteniyorsa her şeyden evvel devletin bu topluluklara karşı öteden beri takındığı tutumu değiştirmesi gerekiyor. Bu gruplara sorunları çözülmesi gereken vatandaşlar olarak değil, müzakere edilen bir düşman olarak bakılıyor, üstelik ‘mağlup edilmiş’ bir düşman; onun için de kendilerine ‘verilen’le yetinmeleri normal kabul ediliyor.

Tarihte mümkün olan yüzlerce (binlerce de olabilir mi?) olay dizgisi veya olay kombinasyonundan sadece birini yaşar ve olduğumuz âna ulaşırız. “X olmasaydı veya olduğu gibi olmasaydı ne olurdu?” sorusu hep ilgi çekicidir ve birçok fantezi esere konu olmuştur. Bu tür soruları düşünmek zihin açıdır ama “şöyle olurdu” diye kesin bir yanıt vermek de mümkün değildir. Fakat, elimizde olan yani yaşanmış olay dizgesi hakkında yorum yapabiliriz.

Biørn 1871’de, Norveç’in güneyinde küçük bir kasaba olan Kragerø’da, varlıklı bir ailenin kızı olarak doğmuş. Hemşirelik eğitimi alıp hemşire olmuş. Kadın Misyonerler Teşkilatı’na girmiş ve bu kurum tarafından 1905’te hemşirelik yapmak üzere önce Mezre’ye (Elazığ), sonra Muş’a gönderilmiş. Ermenice, Türkçe ve Arapça öğrenmiş. Muş’ta bulunduğu sırada, 1915’te, kendi uhdesindeki yetimler de dâhil, Ermenilerin katline tanıklık etmiş. Yetimhane ateşe verilince çocukların birçoğu kurtulamamış.

Son yıllarda Türkiye’de dini, onun sembollerini, şahsiyetlerini, uygulamalarını eleştirmenin zorlaştığı da sır değil. Öyle bir hava var ki, bunların ‘kutsal’, dolayısıyla eleştirilemez olduğu baştan kabul edilmiş. “Kutsal değerlerime saygı göstermek zorundasın” ifadesi bir ezber cümle olarak ağızdan ağıza dolaşıyor.

Önce şunu hatırlatalım ki, Koç Üniversitesi’nin tahammül edemediği kitap, Ermeni Soykırımı’nı tartışan bir kitap değil. Hatta içinde münhasıran Ermeni Soykırımı’nı ele alan bir makale dahi yok. Çevre tarihi üzerine bir kitap. Sadece, kitabın bir yerinde, bir alıntıda ‘Ermeni Soykırımı’ lafı geçiyor diye bütün bu gürültü.