Bayram (1) / lensler konuşabilseydi

Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos'un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı 'Lensler konuşabilseydi' başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.

Kamışlı’da biz çocuklar dinî bayramları çok severdik. Bir kere, okulların kapanmasıyla, amansız öğretmenlerimizin elinden birkaç günlüğüne de olsa kurtulmuş olurduk. Kutsal günlerin şevkiyle iyi birer Hıristiyan olmaya çalışan anne-babalarımız da birdenbire hoşgörülü davranmaya başlar, ne yaparsak yapalım ses çıkarmazlardı. En az dört-beş gün boyunca kendimizi hapisten salıverilmiş gibi hisseder, mahalle arkadaşlarımız ve kuzenlerimizle birlikte, yaz tatilinin sona ermesiyle yarım kalan eğlenceye kaldığımız yerden devam ederdik. Noel ve yılbaşı harika geçerdi ama hava soğuk, sokaklar çamurlu olurdu. Yine de, babaannemin evinde yılbaşı gecesi yapılan büyük kutlama, yılın en heyecanlı olaylarından biriydi. Güzelce süslenmiş bir ağaç, yemekler, kuru meyveler, kuru yemişler, içeceklerle donatılmış, uzun bir masa... Narenciye o mevsimde olgunlaşmış olur, yılın ilk portakalı ve mandalinası o gece yenirdi. Mandalina kabuğundan fener yapmayı bir yılbaşı gecesi öğrenmiştim. Kabuğu nazikçe soyup, içindeki ince uzun parçayı koparmadan, meyvenin yenen kısmından ayırırdın. Sonra ortadaki, mum fitilini andıran kısma ve boş bir topa benzeyen kabuğa biraz zeytinyağı döküp ‘fitil’i tutuştururdun. Mum feneri gibi olurdu. Kayısı ve ‘pastık’ yani pestil de yılbaşı gecesi yenirdi; bunlar Türkiye’den, özel olarak getirtilirdi.

Babaannem Verjin, gecenin hazırlıkları için tüm torunlarını yardıma çağırırdı. Gün boyu oturma odasını süslemekle uğraşır, tavana köşeden köşeye renkli kurdeleler gerer, o şeritlere çeşit çeşit balonlar, kar tanesi, ağaç, fener şeklinde kesilmiş kâğıt süsler asardık. Oda rengârenk olur, biz çocuklar için âdeta cennete dönerdi. O gece o özel oda Arabian ailesinin fertleriyle dolardı; genciyle yaşlısıyla, bazen yirmi beşi bulurdu sayımız. Biz çocuklar kapıdan girer girmez, babaannem önlüğünün cebinden küçük, teneke kutusunu çıkarıp kapağını kaldırır, ‘burnoti’ (burun otu yani enfiye) denen koyu renkli tozdan bir çimdik alıp bize koklatır, sonra da “Haydi mutfağa, dedenizin yanına gidin çabuk” derdi. Ne yapmamız gerektiğini bilirdik; mutfağa koşar, burnotinin burnumuzun içinde oluşturduğu gıdıklanma hissine karşı koyamayıp, büyük bir gürültüyle hapşırırdık. Dedem gülerek “Way dayuz way” der, hepimize parlak birer madenî para verirdi. Dedemin âdetiydi, yılbaşı gecesi hapşıran her çocuğa bir demir para verirdi. Çocuk saflığımızla, babaannemin işbirlikçimiz olduğunu düşünürdük ama elbette, dedemle onun birlikte kurduğu bir düzendi bu.

Neşe ve kahkaha dolu, muhteşem bir gece olurdu. Bazen yengelerimden biri şarkı söylerdi. Noel Baba bile vardı! Bu rolü genellikle küçük amcam Hovsep üstlenirdi. Geceyarısına doğru dış kapı pat pat pat çalınır, hemen ışıklar söndürülür, mumların zayıf ışığıyla aydınlanan odaya, üstünde özel kıyafetleri, yüzünde kâğıt maskesi, elinde bastonuyla Noel Baba girerdi. O kadar teatral bir görüntüydü ki… Yetişkinler ona bizi nasıl bulduğunu, o da bize iyi çocuklar olup olmadığımızı, o yıl uslu durup durmadığımızı sorardı. Elbette iyi çocuklardık, yaramazlık yapmamıştık! Hep birlikte “Gağant Baba” şarkısı söylerdik. Hediye alabilmek için ona bir şiir okumanız gerekirdi. Kuzenim Dzovig ve ben, henüz çok küçükken, Noel Baba’nın aslında Hovsep amcamız olduğunu anlamıştık. Onu bir odada hazırlanırken yakalamıştık. Ama yine de, özel kıyafetler içinde, elinde bastonuyla dans eden bir Noel Baba’yı izlemek eğlenceliydi. Amcam, kalabalık odada parıl parıl parlayan o ipeksi, kırmızı kostümü yıllar sonra, Kanada’ya giderken yanında götürdü ve onlarca yıl, torunları olduktan sonra bile, her yılbaşında Noel Baba kılığına girdi.

Babaannemin evindeki yılbaşı eğlencesi Noel Baba’yla sona ermezdi. O gidince Hovsep amcam biz çocukları sokağa çıkarır, havai fişek gösterisine başlardı. En kafa dengi amcamdı Hovsep. Biz çocuklarla arası çok iyiydi, arkadaş gibiydik. Her yılbaşı gecesi çeşit çeşit havai fişek getirirdi. Sanırım Halep’ten alıyordu bunları. Bizim kasabada öyle güzel şeyler bulunmazdı; bir şey güzelse ya Halep’ten gelmiş olurdu, ya da Beyrut’tan. Çocukluk hatıralarımdaki yılbaşı geceleri hep, karanlığın içinde havai fişek roketlerinden her yana saçılan parlak kıvılcımlar ve gökyüzündeki patlamaların keskin sesiyle sona erer. Ne müthiş bir eğlenceydi, hele benim gibi bir çocuk için…

(devamı haftaya)

                        İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



Yazar Hakkında