Suriye’de olup biteni öğrenmek isteyen Kilis’e buyursun

Kilis’teki Öncüpınar Sınır Kapısı’nın hemen yanına Suriyeli göçmenler için kurulan sığınmacı kampında 9600 Suriyeli yaşıyor. Her biri 6’şar kişilik olmasına rağmen, en az 10 kişinin yaşadığı toplam 2600 konteynırdan oluşan kamp, 360 dönüm arazinin üstüne kurulmuş durumda. Kamp, uluslararası ilişkilerin tozu dumanı arasında yitip giden insan hikâyeleriyle dolu.

Suriye’de olup bitenler, tam bir yıldır dünyanın gündeminde. Ülkede büyük bir trajedi yaşanıyor ve Esad güçleriyle çoğunluğunu Sünni direnişçilerin oluşturduğu gruplar arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Şu ana kadar binlerce insanın can verdiği çarpışmalar, zaten otoriter bir rejim tarafından yönetilen Suriye’de yaşamı iyice dayanılmaz hale getiriyor. Bunun sonucu olarak da binlerce kişi sınırdan Türkiye’ye geçerek konteynır ve çadır kentlerde sığınmacı olarak yaşamak zorunda kalıyor.

Suriye’de sorunun nasıl çözüleceği muamması sürerken, uluslararası güç dengeleri, bir müdahale yapılıp yapılmayacağını; eğer yapılacaksa bunun niteliğinin nasıl olacağını belirleyecek. Türkiye’de AK Parti iktidarı Esad rejiminin işlediği suçlara daha fazla seyirci kalınmaması yönünde çağrıda bulunurken, bazı siyasi gruplar ise, Suriye’de aslında kan dökülmediğini, olan bitenin bir Batı uydurmacası olduğunu iddia ediyor. Tüm bu hesaplaşmalar ve “dengeler” içinde gerçek daha da belirsiz bir hal alırken, kesin olan bir şey var, kim ne derse desin, bugün binlerce insan, Türkiye’nin güney şehirlerinde, çok güç koşullarda yaşıyor ve arkalarında, sindirilmesi ağır bir tarih var. Pek çoğunun ailesinde Esad rejimi tarafından katledilen veya tutsak edilenler var; aralarında bazıları ise bizzat ağır işkencelerden geçmiş.

Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığımız izinle, Kilis’teki Öncüpınar Sınır Kapısı’nın hemen yanına kurulmuş olan sığınmacı kampına gittik. Cuma gününün tamamını geçirdiğimiz kamptaki günlük hayatın akışını anlamaya, insanların neler yaşadıklarını öğrenmeye çalıştık. Burada anlattıklarımız, Suriye’de olan bitene dair büyük ve doğru resmi vermeye yetmeyecektir şüphesiz. Ancak fotoğrafçı arkadaşım Erhan’la birlikte, bir kez daha çok iyi anladık ki, büyük siyasi çıkar çatışmalarının tozu dumanı arasında, her zaman olduğu gibi yine insanlar var. O konteynır kente sıkışmış bir halde yaşayan bir halk var. Her şeye rağmen ayakta kalmaya, kamp koşullarına uyum sağlamaya çalışan, kâh dua eden, kâh müzik dinleyen, kâh çocuklarıyla oyun oynayan insanlar onlar.

İşin acı tarafı ise, Kilis halkının, Suriye’deki sınır ticaretini engellediği ve gelir kapılarını kapattığı için bu insanlara önyargıyla ve büyük bir öfkeyle bakması. Misafirperverliğiyle ünlü olduğu söylenen ‘Türk halkı’nın, ülkelerindeki ateşten kaçan ve Türkiye topraklarına sığınan Arap nüfusa karşı beslediği duygular, bu ülkede Kürt sorunu başta olmak üzere sorunlarımızın neden çözülmediğini de gösteriyor aslında.     

Konteynır kente sıkışmış bir halk var Kilis’te

Haber: FUNDA TOSUN / Fotoğralar: Erhan Arık
fundatosun@agos.com.tr 

Suriye’den Türkiye’ye, İdlib, Hama, Humus, Lazkiye’den gelen yaklaşık 25 bin sığınmacının 9 bin 600’ünün kaldığı, Öncüpınar Sınır Kapısı’nın hemen yanında, sıfır noktasında kurulan Kilis kampı, 360 dönüm arazide, her biri 6’şar kişilik, ancak en az 10 kişinin kaldığı 2060 konteynırdan oluşuyor. Kampta, biri 16, diğer ikisi 24 derslikli, henüz eğitime başlamayan üç okul, bir de anaokulu inşa edilmiş. 1000 kişi kapasiteli iki de caminin bulunduğu kampta, ayrıca bir sağlık ocağı ve henüz hizmete girmemiş bir hastane bulunuyor. Sığınmacılara Başbakanlık tarafından verilecek, içinde 300 dolar olan kredi kartlarını harcamaları için, üç süpermarketin birer şubesinin kamp içinde yer alması da ihmal edilmemiş.

Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığımız izinle girdiğimiz kampın kapısında bizi Dışışleri’nin Bölge Temsilcisi Suphi Atan karşılıyor. Kamptaki hayatın BM standartlarının üzerinde olduğunu belirten Atan, sığınmacıların geçici koruma statüsünden yararlandıklarını ve uluslararası sözleşmeler uyarınca Suriye’deki çatışmalar sona erip güvenlikleri sağlanana dek geri gönderilmeyeceklerini söylüyor. Buna karşın, geçici koruma statüsünden yararlanan sığınmacıların hem sığındıkları ülkeye hem de başka bir ülkeye iltica etme haklarını kaybettiklerini hatırlatan Atan, her şey bittiğinde bu insanların geri gönderileceğinin altını çiziyor. Sığınmacıların kaçı bu gerçeği biliyor, emin olamıyoruz…

İlk olarak, kalabalıktan kaynayan, içinde anasınıfının da bulunduğu okulun önüne gidiyoruz. Dersler henüz başlamamış ama okulun önünde onlarca çocuk bekliyor. Bekleyişin nedeni, kampa oyuncakların geldiğine dair söylenti. Bugün anasınıfında oyun oynayacaklarını duyan kampın bütün çocukları binanın önüne doluşmuş. Hep bir ağızdan bağırıyorlar. Olan bitene ilişkin yorumları çok net: “Esad çocukları öldürmekten vazgeçsin. Tayyareler tepemizde uçmasın!”

En az okul önü kadar kalabalık olan bir diğer yer ise sağlık ocağı. Sığınmacılar sağlık ocağının önünde doktor sırası bekliyor. 30 yaşındaki B.R., dört çocuğu ve karısıyla birlikte, muhaliflerin yardımıyla iki gün süren zorlu bir yolculuk sonunda Türkiye’ye geldiklerini söylüyor. Suriye’de kadın giysileri sattığı bir dükkânı varmış; fakat çatışmaların başlamasıyla üzerlerindeki baskı o kadar artmış ki, kaçmak zorunda kalmışlar.

Ayaklanmadan önceki yaşamlarının da çok kolay olmadığını söyleyen genç adam, kampta görüştüğümüz pek çok Suriyeli gibi yaşadıkları en ciddi sorunun Alevi- Sünni ayrımcılığı olduğunu belirtiyor: “Devlet kadrolarının hemen hepsine Aleviler yerleştiriliyor. Eğer Sünni’ysen, üç üniversite dahi bitirsen mesleğini yapamıyorsun. Ancak küçük işlerle hayatını idare edebilirsin. Ben mühendis olmama rağmen kadın giysileri satıyordum. Ayaklanmalardan sonra ise yaşam daha da zorlaştı. Bizim etrafımız tamamen kuşatıldı. Kaçmak zorunda kaldık!”


‘Esad kendine güveniyorsa seçim yapsın’

Kampta neredeyse her köşe başında, küçük bir tezgâh üzerinde, sınır ticaretiyle getirilen sigara, çikolata ve Suriye yemekleri satılıyor. Bunlardan birinin sahibi, 50 yaşındaki E.C., “Sizin gibi olmak istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Diyorlar ki, ‘Ayaklananlar Suriye nüfusunun çok azı, genelde halk Esad’dan memnun.’ O zaman Esad kendine güveniyorsa seçim yapsın. Madem biz azız, seçim yapıp kazansın, neden korkuyor?” diyor.

E.C., Suriye’de yaşadıkları en ciddi sorunlardan birinin rüşvet olduğunu söylüyor. “Rüşvet vermeden bir sigara dahi alamazsın. Her yerde, her şey için rüşvet var. Eğer paran varsa işini halledersin, yoksa sürünürsün böyle” diyor. İki yeğeninin “şehit” olduğunu söyleyen sığınmacı, ağabeyinin Cisr eş-Şuğur’da tedavi olduğu hastanede iğne vurularak öldürüldüğünü iddia ediyor.


Sokaklarda Kur’an sesleri

Kur’an sesinin yükseldiği bir konteynıra ilerliyoruz. Her sabah iki-üç saat süresince pek çok konteynırda, teyplerden sokaklara Kur’an sesinin yükseldiğini öğreniyoruz. Ses gelen konteynırın kapısında dört kişilik bir aile oturuyor. S.H. askerden kaçtığını ve bir yıldır Türkiye’de bulunduğunu söylüyor. Arapça bilmesek de, sesinde, yaşadığı acıların izlerini duyabiliyoruz: “Savaştan, vuruşmadan, tutukluluktan kaçtım geldim. Babam dört ay önce şehit oldu. Ben askerliğimi muhaberat elamanı olarak yaptım. Üç yıl önce bitti askerliğim. Ayaklanmaların ardından çatışmalar başlayınca beni tekrar askere çağırdılar. Gitmedim ve kaçtık. Dört gün sürdü buraya gelmemiz. Ağaçların dibinde saklanarak geldik. Ağabeyim ve çocuklarıyla çıktık yola ama onlar arkada kaldı, yakalandılar. Bıraktık onları, kaçtık. Kalsaydık tıpkı bir hayvan gibi avlayacaklardı bizi.”

Geride kalanlarla telefon yoluyla haberleştiklerini söylüyor. Ama kamptaki diğer insanlar gibi, o da telefonların dinlendiği biliyor. Bu yüzden rahat konuşamadıklarını ve Suriye’de şu anda neler yaşandığını tam olarak öğrenemediklerini söylüyor: “Ancak şifreli konuşmalarla bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz ama oradakiler de biz de kesinlikle açıkça konuşamıyoruz. Çünkü dinleniyoruz. Sadece seslerini duyup yaşadıklarından emin oluyoruz.”


Sadece kadınlar ve çocuklar

Kadınlar ve çocuklardan oluşan bir gruba yaklaşıyoruz. Hama’nın köylerinden gelen bu grup, sadece kadın ve çocuklardan oluşuyor. 16 yaşındaki A. F. neden geldiklerini ve orada neler yaşadıklarını sormama çok sinirleniyor. “Sizce niye geldik? Bilmiyor musunuz?” diyor. Neler yaşandığını onların ağzından öğrenmek istediğimizi söylediğimizde ise neden 20 gün kadar önce kamp içinden insanların öldüğü çatışmadan sonra gelmediğimizi soruyor. “Burada iki kişi öldü, yirmiden fazla insan yaralandı. Bir tek gazeteci gelmedi. El- Cezire televizyonunu istedik, gelsin çeksinler dedik. Kimse neden gelmedi?”

Genç kadının bahsettiği olay 9 Nisan’da yaşanmış ve kimi basın yayın organlarına “sınırda çatışma” spotuyla yansımıştı. Yaşanan çatışmanın ardından sığınmacıların yaralıları kampa taşıdığını anlatan haberlere karşı, kimi basın yayın organları ise çatışmanın kamptan çıkan muhalifler tarafından başlatıldığını iddia etmişti. Bu haberler, “Bir grup muhalifin, Öncüpınar Sınır Kapısı’nın karşısındaki Suriye’nin Esselame Karakolu’na saldırdığını ve bölgedeki yerel kaynakların, muhaliflerin kamptan çıkarak sınır bölgesine gittiğini ve burada bulunan karakollara saldırdığını doğruladığını” iddia ediyordu.

Bu, Suriye resmi makamlarının anlatımı. Kamptakiler ise farklı konuşuyor haliyle. Gerçeğin ne olduğuna emin değiliz ama sonuçlarından bir o kadar eminiz. Sonuçta ortada ölen insanlar, yaralananlar var. Sığınmacılar, konuşmaktan tedirginler, ama kurşunların isabet ettiği konteynırı uzaktan gösteriyorlar. Yaşanan çatışmada iki kişinin gözlerinin önünde öldüğünü, yirmiden fazla insanın yaralandığını anlatan 11 yaşındaki çocuk, daha önce Suriye’de bir kişinin gözlerinin önünde “şehit” olduğunu söylüyor ve demokrasi istediklerini eklemeyi de ihmal etmiyor. Demokrasi derken neyi kast ettiğini soruyoruz. “İnsanın kendi içindeki konuşması” diyor.

25 yaşlarındaki bir kadın, ailenin erkeklerinin, Esad güçlerine karşı mücadele eden muhalifler arasında olduğunu, hepsini Suriye’de bırakarak kadın ve çocuklarla yola çıktıklarını anlatıyor. “Ayaklanmalardan sonra bizim için hayat bitti. Kimsenin dışarı çıkmasına izin yoktu. Komşumuza bile gidemez hale geldik. Ailenin erkeklerinin çoğu tutuklandı, onlardan hiç haber alamadık, bazıları şehit oldu. Geri kalanlar muhaliflerin arasına katıldı. Biz, yengem, halalarım, teyzelerim, çocukları aldık, yürüyerek geldik.”


Tepside süte bulanmış ekmekler

Kadınların kaldığı konteynıra girdiğimizde, büyük bir tepsinin içinde süte bulanmış ekmek parçaları görüyoruz. Çevresinde yaklaşık 10 çocuk karnını doyurmaya çalışıyor. Biz kapıdan girince, çocukların başında kucağında bir bebekle duran kadın çocukları dağıtıyor ve sofrayı topluyor. Kampa girmeden önce konuştuğumuz Kilis halkı, sığınmacılara karşı öfkeliydi. “Yemekleri beğenmiyorlar, döküyorlar” diye şikâyet ediyorlardı. Ancak gördüğümüz manzara, bu insanların kendilerine verilen yemeği beğenmeyecek cinsten bir hayat yaşamadıklarını gösteriyor. Kadın, tüm çocukların kendisinin olduğunu söylüyor ve konteynıra sığmadıklarını, üst üste yattıklarını anlatıyor. Kimi çocukları geceleri komşulara dağıtıyormuş. Bir konteynıra daha ihtiyacı olduğunu söylüyor ve bu konuda yetkilileri ikna etmemiz için ricacı oluyor.

‘Gazetecilik yapmayacaksın!’ dediler

Bu defa, beş erkeğin kaldığı, duvarlarında Kur’an’dan ayetler yazılmış bir konteynıra giriyoruz. Beş aydır Türkiye’de olduklarını Antakya’dan buraya geldiklerini söylüyorlar. Karısı ve çocuklarını Suriye’de bıraktığını anlatan 30 yaşındaki bir adam, Esad’ın tanklarının ağaçların arasından halka ateş ettiğini söylüyor. Ordunun yarısının İran’ın, yarısının da Hizbullah’ın askerlerinden oluştuğunu söyleyen A.M., karısıyla dün telefonda görüştüğünü, ancak şifreli anlaşabildiklerini ve yaklaşık 12 saattir silah seslerinin hiç susmadığını anlatıyor.

20-25 yaşlarında bir diğer Suriyeli ise, meslektaş olduğumuzu söyleyerek söze başlıyor. Suriye’de yayımlanan Ceride gazetesinde fotoğrafçılık yaptığını anlatan E.K., çatışmaların fotoğrafını çektiği için hapse atıldığını söylüyor. “Uzun süre hapiste ailemden tek bir haber alamadan ve onlara haber veremeden tutuklu kaldım. Ailem bir gün bayağı yüklü bir rüşvet vermeyi başardı ve tutukluluğum sona erdi. Rüşvetle her şeyi halletmek mümkün çünkü. Hapisten çıkarken bir daha gazetecilik yapmayacağıma dair bir kağıt imzaladım. Sonra da Türkiye’ye kaçtım” diyor.

Uluslararası politikaların olan bitene etkisi hakkında ne düşündüğünü sorduğumuz meslektaşımız, umutsuzca başını sallıyor: “Amerika ve Avrupalılardan bir şey anlamadık. Ne yapmaya çalıştıklarını hiç bilmiyoruz. Türkiye neden bekliyor onu da bilmiyoruz.”

Aynı konteynırda kalan bir diğer sığınmacı ise, Suriye’de, ayaklanmadan önce dahi tüm dünyanın bildiği o sıkı korku rejiminin, gizli servis El-Muhaberat’ın her şeyi ne kadar yakından takip ettiğini anlatıyor: “Bir konuşmada Esad’ın adının geçtiği anda suçlusun. Yanında, arkanda gezen muhbirlerden biri seni ihbar etti mi kimvurduya gidebilirsin. Beş yıl, on yıl hiçbir şekilde senden haber alamazlar; bir dehlizde tutulup sonra da iyi ihtimalle suçsuz olduğuna karar verilip bırakılabilirsin. Belki de hiç bırakılmaz, öldürülüp bir çukura atılırsın” diyor.


‘Elektrikli değnekle dövdüler’

Bu son konteynırda kalan adamlar, bizi henüz dört gün önce kampa gelen, yoğun işkencelerin ardından hayatta kalmayı başarmış ve kampa gelmiş E.R.’nin yanına götürüyorlar. İçeri girdiğimizde, bir deri bir kemik kalmış 30 yaşlarındaki bir erkek karşılıyor bizi. Gözlerinde büyük bir acı var. Ağır hareketlerle gömleğini çıkartıyor. Bütün bedeni, elektrikli bir değneğin yol açtığı yara izleriyle dolu. Sessizce anlatıyor E.R.: “Annem ve bir çocuğum orada kalmıştı. Onları almaya gittiğimde bizim evin oraya vardım ki bir de baktım ayaklanma var. O sırada askerler geldi. Beni bir aracın içine attılar. Kaçamadım, tıpkı bir hayvan gibi avlandım. Beni köteklemeye başladılar. Ben ayaklanmaya katılmadığımı, hiçbir şey yapmadığımı söyledim ama dinlemediler. Sürekli neden isyana katıldığımı, neden insanları kışkırttığımı sordular. Her şeyi itiraf etmemi istediler, ben bir şey yapmadığımı söyledim, neyi itiraf edeyim dedim. O zaman Esad’ın fotoğrafını koydular önüme ve üstüne namaz kılmamı istediler. Ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını öptürdüler. Sonra Esad’ın fotoğrafını öptürdüler. Çok dövdüler beni. Üzerinde elektrik olan bir değnekle her tarafıma vurdular. Çırılçıplak soyup bütün vücuduma benzin döktüler, ‘Seni yakacağız’ dediler… O dayaktan sonra nasıl hayatta kaldım bilmiyorum. Sekiz gün sonra beni bir arabaya bindirdiler sonra sokağa attılar. Telefonumu ve üzerimdeki bütün paramı almışlardı. Annemi ülkeden çıkartamadım tabii. Kaçtım geldim.”

Günlerden Cuma. Öğle saatlerine yaklaştığımızda kamp içinde farklı bir hareketlilik göze çarpıyor. Sığınmacı erkeklerin hemen hepsi, aralarında çocuklarında bulunduğu gruplar halinde camiye gidiyor. Yaklaşık iki saat süren namazın ardından, her Cuma olduğu gibi Esad’a karşı eylem başlıyor. Marşlar ve sloganlarla Esad’ın kınandığı eylemde büyük bir öfke göze çarpıyor. Göstericiler arasında bulunan sığınmacılardan birkaçı yanımıza gelerek, ellerinde bulunan cep telefonlarından daha önce Suriye’de çektikleri parçalanmış bedenlerin olduğu görüntüleri izletiyorlar.

Çocukların çok fazla politize olduğu bu olağanüstü hayat koşullarında, açılan pankartların büyük bölümü, yine çocuklar tarafından taşınan, kendi cümlelerini taşıyor:

“Çocuk katili Esad gidene kadar biz 23 Nisan’ı kutlamayacağız!”

“Beşar git artık, çocukları öldürme!”

KİLİS ESNAFININ KOMPLO TEORİLERİ

Kilis esnafının çoğunluğu Suriyeli sığınmacıların şehre getirilmiş olmasından hayli rahatsız olduklarını ifade ediyorlar. Esnafın temel geçim kaynağı haline gelen sınır ticaretinin Suriye ile yaşanan gerilimden dolayı bitme noktasına geldiğini söyleyen yerli esnaf, sığınmacıların geceleri kamptan çıkarak sınır ticareti yaptığını iddia ediyor. Her gece binlerce paket sigara getirildiğini belirten Kilisliler, artık kendilerinin geçim yolu kalmadığını anlatıyor.

Konuştuğumuz insanların pek çoğu, sığınmacılara dair oldukça önyargılı ve düşmanca duygular içinde. Sığınmacılar için günde bir defa kamptan bir servis kalkıyor şehir merkezine. Günlük alışverişlerini yapıp kampa dönen bu insanlar, Kilis halkıyla bu sayede temasta bulunuyor.

Esnafla sığınmacılar arasındaki gerilimli ilişkiyi en iyi ifade eden küçük bir olay, röportaj yaptığımız bir dükkânda yaşandı. 50-55 yaşlarındaki bir kadın sığınmacı, ihtiyacı olan beş çift çorabı aldıktan ve parasını ödedikten sonra, el kol hareketleriyle bir şey çalmadığını ifade etmeye çalışarak, elindeki poşeti ters çevirdi ve içinde daha önce aldığı pantolonun olduğunu gösterdi. Potansiyel suçlu muamelesi görmeye alışmış olan kadının hareketlerindeki doğallık ise, yaşananların tüm ağırlığına rağmen mevcut durumun nasıl kanıksandığını gösteriyordu.

Kadının ardından konuşan çevre esnafı ise, bu insanların hırsız olduklarını, birkaçını yakalayıp dövdüklerini büyük bir gururla anlatmaya başladı.


‘Bunların gelmeleri de bir oyun’

Dükkân sahibi A.F.’nin ve etrafındakilerin sözleri, Suriyeli sığınmacılara karşı komplo teorilerinin ve önyargıların ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor. Ama aynı zamanda, Kürtlere karşı ayrımcı bakışın, şimdi aynı şekilde, Kilis’e gelen Araplara yansıtıldığı da görülebiliyor. Onlara göre, bu insanlar da birer ‘vatan haini’: “Ben size bir şey sorayım, bunların gelmesinin ne faydası var?” diye soruyor A.F. “Zamanında Kürtler geldi, ne oldu? Hâlâ onun pislikleriyle uğraşıyor devlet. Şimdi aynı şey bunlar için geçerli. Bunları geri gönderebilecek miyiz? Yooo. Zaten bunların gelmeleri de oyun. Muhalifler bunlara biner dolar para vermiş, öyle gelmişler. O paralar bitince ne yapacaklar. Gerçek Suriyeli kişi de yok ki içlerinde. Yerli halk evini barkını bırakıp gelir mi hiç! Savaş da yok orada, hepsi düzmece. Sınırı bir geçin, her şey güllük gülistanlık. Çatışma sadece Hama’da, Humus’ta var. O da 1975 yılından beri var. Nasıl bizde PKK olayı varsa onlarınki de aynı. 27 milyon nüfusu var Suriye’nin. Yani 26 milyon 750 bin kişi sığdı da 25 bin kişi mi sığmadı? Onların gelişini örgütleyenler ve çatışmayı örgütleyenler aynı kişiler. Yurt dışından destek alan insanlar bunlar. Irak’a müdahale edildi, ne oldu? Daha mı iyi şimdi? Bunların da durumu öyle olacak. Bir de adamlar ekmeği beğenmiyor, soğuk diye sıcak ekmek istiyor. Yemeği beğenmiyorlar, kuru erzak veriliyor, onu da beğenmiyorlar. Şimdi en son para istiyorlar. Laptopları önlerinde. Yani keyiflerinden taviz yok En ufak bir şeyde de isyan ediyorlarmış, bize ne vaat edildi ne bulduk diye. Şimdi de biz istediğimiz zaman Suriye’ye gidip işimizi halledeceğiz ve döneceğiz diye ısrar ediyorlar. Bizim valinin arabasını tekmelemişler vatan haini diye. Vatan haini onlar. Vatan haini olmayan buraya gelir mi?”

‘Bunlar da Suriye’nin Kürtleri’

Bir diğeri de, Suriye’de savaş olduğuna inanmıyor ve buraya getirilenlerin toplumun en alt kesiminden, kaybedecek bir şeyi olamayan insanlar olduklarını ifade ediyor: “Suriye’de savaş yok. Çok rahatlar, bizim Türkiye’de böyle rahat yok. Alışmışlar rahat yaşamaya, tembeller bir de. Biz burada Kürtleri öldürmüyor muyuz? Öldürüyoruz. Niye? Çünkü devlete karşı geliyorlar, polise, askere saldırıyorlar, insan öldürüyorlar, o yüzden. Bunlar da öyle işte. Suriye’nin Kürtleri bunlar. Ee, devlet ne yapacak? O çocuğun suçu ne? (Beşar Esad’ı kastediyor) O çocuk iyi bir çocuk. Tamam, babası biraz zulüm yapmış ama çocuk öyle değil.”

Kategoriler

Güncel Türkiye Gündem

Etiketler

Kilis