İçinde gökyüzülü bir İstanbul saklayan Büyük Valide Han

Hanlar Hamamlar yazı dizisinde bu hafta Kösem Sultan’ın şahsi hazinesine kasa olmakla nam salmış 'Büyük Valide Han'ı Ğazaros Nalbantgazaroğlu ile birlikte geziyoruz.

Sıkıcı tarih ders kitaplarında adına yer verilmeyen Kösem Sultan’ı, diğer pek çok önemli kişilik gibi sevgili Meral Okay’ın ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisiyle tanıdık. Tarihi, alternatif kaynaklardan ve insan hikâyeleri üzerinden öğrenmeye heves edebildik sayesinde. Malum, İstanbul’un ticaret hayatının gözle görülür biçimde canlandığı 17. yüzyılda Eski Saray’ı Mercan Kapısı’na bağlayan Çakmakçılar Yokuşu, üzerinde önemli hanların yer aldığı bir ticaret merkezi haline gelmişti. Han zengini Çakmakçılar Yokuşu’nun saklı güzelliklerinin başında gelen Büyük Valide Han da, Kösem Sultan’a ev ziyaretinde bulunmak gibi. Geçmişte kervanların konakladığı, İstanbul’daki en büyük yapılardan biri olma özelliğine sahip Büyük Valide Han, Kösem Sultan tarafından yine kendisinin yaptırttığı Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’ne akar olması için inşa ettirilmiş.

Çağlar boyu uzak diyarlardan nice yolcu ağırlamış, Kösem Sultan’ın şahsi hazinesine kasa olmakla nam salmış bu hanı, ömrünü burada geçirmiş Ğazaros Nalbantgazaroğlu ile birlikte geziyoruz. Arapgir’den yatılı okumak üzere İstanbul’a gelen Ğazaros Nalbantgazaroğlu, 1957’den beri bu handa. Kumaş dükkânı Kazaroğlu Tekstil, zengin hayat birikiminin tanığı olarak oracıkta duruyor.

Güngörmüş giriş avlusu

Girişteki ilk iki bölümü geçince, hanın geniş avlusunda bir mescide ve irili ufaklı dükkânlara denk geliyoruz. Şimdilerde elbiseciler, şapkacılar ağırlıkta. Çatal bıçak sektörünün ustaları Jumbo, Aryıldız ve Hisar da buradan çıkma. Tarihi değerine paha biçilemeyen han, herhangi bir restorasyon geçiremiyor. Zira zaman içinde atölye odacıkları ikiye hatta üçe bölünüp başkalarına satılınca, mülk sahipleri süreçte 400’ü aşmış.

Avlunun orta yerinde İranlılar Şii Mescidi yer alıyor. Tarihi mescit Ağustos rehaveti içerisinde.  Oysa beş yüz yıla yakılan varlığı bile buraya uzun yoldan gelen zanaatkâr ve tüccarları tahayyül etmek için  yeterli. Yüzyılın başında buradaki bekâr odalarında çoğunlukla İranlılar otururmuş. İstanbul’da Kuran-ı Kerim’in ilk basıldığı yer de yine bu handaki İranlıların matbaası. Keza bu handa 1927’ye kadar asırlarca Şii İranilerin Muharrem ayında Kerbela faciasını anmak için yaptıkları büyük matem ayinleri yapılmış.

Yerdeki leventlere dikkat!

Ben daha böyle çok hayale dalarım ama Ğazar ustanın bizi girişte bırakmaya niyeti yok. Merdivenleri tırmandığımız gibi kendimizi karanlık dehlizlerde buluyoruz. Hanın bu bölümü aleyhteki bütün çabalara karşın kendi tarihi dokusunu en çok muhafaza edebilen yeri. Havada nem kokusu var.

Zakar Abi kendini bu dehlizlerin ve kubbelerin mimari büyüsüne çoktan kaptırmış bile. Kimi boşluktan ışık vurdukça hepimizin yüzünde ifadeler oynaşıyor. Berge de; Pakrat Abi, Zakar Abi ve benim yüzümüzün peşinde dolanıyor bir yandan da han içinde gezerken.

Ğazar Nalbantkazaroğlu

Minicik atölyelerden tek tük çekiç sesleri geliyor. Bir zamanlar dokumacılığın merkezlerinden olan hanı anlatırken en çok da eksilen sesleri yâd ediyor Nalbantkazaroğlu: “Eskiden buralar hep dokuma tezgâhıydı. Sesten içeri girilemezdi. Bir de leventler vardı yerde. Bilir misiniz?” Bir özel isim olması dışında yerde duran leventin ne olabileceğine dair bir fikrim yok. Gülümsüyor Ğazar Usta: “Dokumaya takılan büyük makaralara levent denir. Üst katın karanlığında gelen geçen yerdeki bu leventlere takılır kaşlarını yararlardı.” Tornacı Jirayr, eski kapı kolu ustaları Avedis Şirinoğlu, Manuk ve Haçik kardeşler Nalbantkazaroğlu’nun ilk anda aklına gelenler.

Dehlizlerin arasında avize işleri yapan küçücük mekânlara rastgeliyoruz. Konuşmasından Suriyeli olduğunu anladığımız gençler de kendi aralarında şakalaşarak daracık basamakları zıplaya zıplaya çıkıyor. Bir anahtar şıkırtısı daha duyulur, gerisinde ne olacağını tahmin edemeyeceğiniz daracık sonsuzluklara açılıyor her bir kapı.

Sana Valide Han’dan baktım aziz İstanbul!

Büyük Valide Han’ın sürprizleri bitmiyor. Dehlizler karanlığı ve rutubetiyle ne derece ürperticiyse, üst kattan çıkılan açıklık o derece ferahlatıcı.  Ğazar Usta, hanın eskilerinden ve herkesin abisi olma hasebiyle kapıyı gün ortasında açtırıyor bizim için. Allahın selamıyla girilen bir atölye, öğlen yemeğini yedikleri minik taraçadan ilk tadımlık manzarayı sunuyor bize. Sonrası odabaşının peşinde bir macera. Turist kafilelerinin yoğun talepleri ancak ikindi saatlerinde karşılanıyormuş odabaşı tarafından. Ama kendi içinde saklı güzellikleri keşfetmeye azimli yerli turistler haliyle kafa karıştırıyor. Asma kilit açılırken çocuk gibi heyecanlıyım.

Karşımıza çıkan manzara tam anlamıyla şükran vesilesi. Boydan boya Haliç, Galata, Boğaz manzarası, başınızı ne tarafa çevireceğinizi şaşırtacak cömertlikte. Sosyal medyada çatıdaki kubbe üzerinden zıplayarak manzaraya karşı fotoğraf çekmek moda olunca, Büyük Valide Han, modern zamanların alternatif felaketlerinden biriyle daha tanışmış. Tarihini bu kadar hoyrat yaşamak, bugündeki kısırlığın, sıkışmışlığın bir sonucu gibi gelir bana hep. Sen kendine saygı duymazsan, varlığını her zerrenle keşfetmeye, hakikatini bulmaya talip olmazsan sana kim ne etsin…

Ğazar Nalbantkazaroğlu önde bizim ekip arkada basamakları gerisin geri inerken karmakarışık hissediyorum. Bir parça vefa ve özen duygusunu bile birbirimizden esirgiyor oluşumuz, artık ‘han terbiyesi’ diyeceğim yazılı olmayan ortak yaşama kuralları silsilesi ile taban tabana zıt. Paylaşmanın ve hatırlamanın güzelliğini hatırlatan bu halis esnaflara, el emeği, göz nuru ve alın teri, dökenlere minnet duyuyorum bir kez, bir kez, bir kez daha.

Kervanların ve hazinelerin sığınağı

Büyük Valide Han’ın tarihinde İstanbul yangınının izi büyük. O günün dehşetini yaşamak üzere Kevork Pamukciyan’a bırakalım sözü yine. “Eremya Çelebi’ye göre eski takvimle 14 Temmuz 1660 Cumartesi günü, Haliç’in sol kıyısındaki Ayazmakapı denen semtte, sur dışında bulunan bir sandıkçının dükkânında başlayan yangın, şiddetli rüzgârın tesiriyle, süratle büyümüş ve az sonra kıvılcımlar surlardan içeri sıçrayarak kerestecilerin mağazalarına sirayet etmiştir. Buradan da iki koldan yukarıya doğru ilerleyerek Ağakapusu’na varmıştır. Müteakiben, bir kolu muhkem Murat Paşa Sarayı’nı harap etmiş; diğer kolu ise Süleymaniye Camii’nin yanından geçerek oradaki çarşıları, mağazaları ve evleri Hocapaşa denen çarşıya kadar küle çevirmiştir. Batı tarafından ise soldan Unkapanı’na vararak Atpazarı’na yakın Zeyrek denen tepeden yukarı çıkıp, Saraçhane’den geçip Sultan Mehmed (Fatih) Camii’nin kapılarında durmuştur. Müteakiben, Hocapaşa’dan yukarı çıkıp Yahudi mahallesinden geçerek Valide Hanı’na varmıştır… Büyük Valide Hanı’nda biriken çok kıymetli hazineler ve eşyalar, pencerelerden içeri giren kıvılcımlarla tutuşup mahvolmuştur.” Kösem Sultan’ın servetini bu hanın bir odasında sakladığı ve gelini Sultan IV. Mehmet’in annesi Turhan Hatice Sultan tarafından Başlala Uzun Süleyman Ağa ile birkaç has odalı tarafından 2-3 Eylül 1651 de gecesi odasında bir perde ipi ile boğulup öldürtülmesinden sonra bu servetin yağmalandığı da bir söylencedir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de bu görkemli yapıdan şöyle bahsediliyor: “Bu hanın yerinde evvelce Cerrah Mehmet Paşanın sarayı vardı, zamanla yıkılmış olduğundan Kösem Valide altlı üstlü üç yüz hücreli şeddadi bir han bina ettirmiştir ki İstanbul’da Mahmut Paşa Hanı ile bundan büyük han yoktur. Bir tarafında dört köşe bir cihannüma kulesi vardır ki eflâke ser çekmiştir. Develiği ve bin adet at ve katır alır ahırı vardır. Ortasında camii şerifi vardır.”

Büyük Valide Han’ın birinci ve ikinci avlusunda 153, üçüncü avlusunda 57 olmak üzere toplam 210 odası bulunmaktaydı. Kösem Sultan’ın ölümünden sonra hanın büyük kısmı hazineye kalırken, Cumhuriyetten sonra da bir kısım odalar Vakıflara geçti. 

Kategoriler

Güncel Yaşam

Etiketler

Hanlar Hamamlar


Yazar Hakkında

Karin Karakaşlı

ÜVERCİNKA