LEVON BAĞIŞ

Levon Bağış

OBUR

Dostum Aznavour

“Götürün beni dünyanın ucuna, 
Götürün beni harikalar diyarına. 
Bana öyle geliyor ki 
sefalet güneşin altında 
daha az eziyetli olur”

(Charles Aznavour, ‘Emmenez-moi’)

Babam öyle büyük bir müzik sevdalısı değildi. Pazar sabahları bizi uyandırmak için radyonun sesini açıp, radyoyla beraber bağırarak türkü söylerdi ki sadece bu, ev ahalisinin müzikten soğuması için yeterli bir sebepti.
Evdeki karton zarflı fotoğraflardan ve adadaki ‘Ethem’in Gazinosu’na gelen ünlüleri seyretmeye gitmelerinden, müzik dinlemeyi sevdiklerini bildiğim annem ve babamın müzik konusunda çok seçici olmadığını da daha o yaşlarda anlamıştım. Fakat babam için iki isim kutsal değer taşıyordu: Edith Piaf ve Charles Aznavour. Hayır, Fransızca bilmiyordu ama onların şarkılarıyla hüzünlenmek için Fransızca bilmeye gerek yoktu ona göre, ve haklıydı bence.
Babam masal anlatmazdı. Masal yerine gerçek hikâyeler dinlerdim ondan. Bazıları küçük yaş için çok yerinde olmasa da, dinlemekten çok keyif alırdım. Mesela ‘Musa Dağ’da Kırk Gün’ romanını okuduğumda hikâyeyi çok iyi bildiğimi fark etmiştim. Defalarca dinlemiştim; babam bana masal niyetine anlatmıştı. Bazen baltayı taşa vurduğu da olurdu. Kimseye küfür etmemem gerektiğini, ‘Kaldırım Serçesi’nin ünlü olmadan önceki mesleğini anlatarak öğretmeye çalışmıştı mesela ama pek başarı olamamıştı.
Charles Aznavour’un babamdaki yeri ayrıydı, iyi bilirim. Ne zaman Aznavour çalsa yüzünden bir gölge geçerdi. Belki geçmişi, gençliğini hatırlardı. 50’li yıllarda bir gün İstanbul’da canlı dinlediği konseri anlattı bize senelerce.
Babam severdi diye biz de severdik. Ailesi komünistti. Savaş sırasında direnişe yardım etmişlerdi. Direnişin liderlerinden Manuşyan’ı evlerinde saklamışlardı. Zaten Aznavour Bir+1 dergisine verdiği röportajında şöyle demişti: “Herkes doğuştan solcudur. İnsanın kalbi de soldadır, değil mi?” Kendini Feminist olarak tanıtıyordu, 70’li yıllarda eşcinsellerin simgesi olan şarkıyı o yazmıştı. 
Ölümünden sonra yazılanlara baktım; en çok ‘Türk düşmanı’ olduğu yazılmıştı. Sanki böyle bir meslek varmış gibi, ona yekten Türk düşmanı demek insanların ezberlerini korumaya yardım ediyordu belki de. Bu topraklardan, burada yaşayanlardan, hiçbir insandan nefret etmeden saflıkla doğruların söylenebileceğine inanmayanlar için zor bir adamdı. Sadece ailesinin, mensup olduğu halkın başına gelenleri ‘soykırım’ olarak nitelendirmesi, düşman olmasına yetiyordu. Aslında ne demek istediğini 1200’e yakın şarkıyla çok iyi anlatmış bir adam olarak, soykırımın 100. yılında Le Monde gazetesine yazdığı yazıda yine çok iyi anlatmıştı:
“1915 cellatlarının ardından iktidara gelen Türk hükümetleri, inkârı uzun yıllar boyunca bir devlet politikası olarak uyguladılar. Uluslararası kayıtsızlık ve unutkanlıktan medet umdular. Yanıldılar.
Uzun yıllar boyunca suçları yanlarına kâr kalmış gibiydi. Devletlerin suçun varlığını kabul etmesi için 1980’leri beklemek gerekecekti: parmak uçlarında yürüyerek, fısıldayarak. Önce 1987’de Avrupa Parlamentosu. Ardından, Fransa 29 Ocak 2001 yılında bir kanun çıkardı. Bunu izleyen yıllarda da 20 kadar devlet. Birkaç gün önce de Vatikan.
Böyle bir durum karşısında, birazcık sağduyu ve iyi niyete sahip olan her insan çaresiz kalır. Ben de bu kuralın bir istisnası değilim. Ben nefretle büyütülmedim. Kin tutmanın benim evrenimde yeri yok. Olanların inkârıyla yetiştirilen Türk halkına kırgın değilim. Bu ülkenin gençliğine ve sevdiğim halkına güvenmek istiyorum.
O gençliğin bir gün uyanıp, onu kendi tarihi hakkında cahil bırakma onursuzluğunun ve yıllar süren yalanların hesabını yöneticilerinden soracağını biliyorum. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, gençlerin, Türk şair Nâzım Hikmet’in dediği gibi, ‘alınlarındaki bu karayı’ sileceklerinden, başlarını kuma gömmek ya da tarihi küllerin altında bırakmak yerine onu özgürleştirerek benimseyeceklerinden hiç şüphem yok.”
Yani Aznavour’u sevmek için çok neden vardı ama o bana babamdan miras kaldı. Ne zaman sesini duysam aynı duygular canlandı içimde. Sanki biri, bir dostum bana çok önemli bir derdini anlatır gibiydi bütün şarkıları. Bir dostla sohbet etmek gibiydi onu dinlemek. 
Şimdi bir dostumu yitirmiş gibiyim. Biraz daha yalnızlaşmış gibi… Babamı yeniden özlemek gibi bir şey Aznavour’u kaybetmek.