BASKIN ORAN

Baskın Oran

İÇLİ DIŞLI

“Fırat’ın doğusu” derken…

Fırat’ın hangi doğusu? Türkiye’deki doğusu mu, başkalarına ait bir ülkedeki (Suriye ve Irak) doğusu mu?

Tabii ki ikincisi. Çünkü Türkiye toprağı olan birincisinde İçişleri Bakanı S. Soylu’nun ifadesine göre sadece “700 terörist” kaldı. Onlar da “5 metre kar bile olsa” bu kış hayırlısıyla “etkisiz hale” getirilirse, ikincisi ile Türkiye arasına da çok yüksek bir beton duvar çektiğimize göre, Kürt sorununun bitmesi beklenir.

Fakat muhalefet partilerinden kimileri, bu “Fırat’ın doğusuna operasyon” diye günlerdir konuşulan konunun tam bir seçim borazanı olduğunu söylüyor.

***

1) Duvar derken, oradan başlayalım: Komünistlerin duvarı Berlin’deki Almanları, faşistlerin duvarı da B. Şeria’daki Filistinlileri tecrit etti. Sonuçta iki Almanya birleşti, Filistinlilerin ve dünya kamuoyunun İsrail’e duyduğu nefret de katmerlendi ve bu, büyük olasılıkla, bir Filistin devletini kurduracak unsurlardan biri olacak. Aynen soykırımdan sonra İsrail’in kurulması gibi.

2) Devlet kurulması derken, oradan devam: Ortadoğu’daki yaklaşık 30 milyon Kürt’ün yarısı Türkiye’de. Bu durumda güneyde bir Kürt devletinin kurulması Türkiye’ye büyük bir düşman doğması anlamına gelebilir endişesi var.

Var da, Barzani yönetiminin Türkiye’nin Ortadoğu’daki tek dostu olduğu gerçeğini nereye sokacağız? Çünkü Kürdistan Bölgesel Yönetimi Irak’ın kuzeyinde bir devletten farkı olmayan, Irak anayasasına göre parlamentosuyla, hükümetiyle, başkanıyla, başkentiyle, resmî diliyle, 40.000 km² toprağıyla yarı bağımsız bir “Kürt devleti”.  

Tek dostu terimine balmumu yapıştırınız. Bu nitelik tabii ki Tek Adam Yönetimi’nin önüne gelenle kavga etmesinden kaynaklanıyor ama, çok daha önemli bir sebebi var: Yakın tarihte Türk dış politikası Irak Kürtlerine büyük arka çıktı. Çok özetle:

Mayıs 1947’de, bugünkü Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa’nın 500 peşmergeyle 15 gün boyunca sınır boyunca yürüyüp SSCB’ye sığınmasına izin verdi. Mart ve Ağustos 1988’de Saddam’ın zehirli gazından kaçan yaklaşık 60.000 Kürt’ü kabul edip kamplara yerleştirdi. Nisan 91’de onları Çekiç Güç’le korudu. Şubat 92’de Barzani’yi Ankara’ya davet edip para, silah, tahıl, elektrik verdi, Temmuz 92’de de TC diplomatik pasaportu. Haziran 94’te KDP (Barzani) ve KYB’yi (Talabani) Silopi’de toplayıp uzlaştırdı.

3) Tersini görelim: Türkiye Irak’ta PKK’ya karşı bendeki arşive göre sadece 1996’ya kadar en az 19 “operasyon” yaptı: a) Saddam’la imzalanan “Güvenlik Protokolü” şemsiyesinde “sıcak takip” adıyla yapılan 1983, 86 ve 87 operasyonları; b) Sonrasında “meşru müdafaa” gerekçesine dayandırılan 1989 (üç kere). 91 (üç kere), 92 (beş kere), 93, 94 (iki kere), 95 (iki kere) operasyonları. Bunların bazıları zamanın parasıyla 2 milyar dolara patlamıştı ve her seferinde “Bu son” ve ardından da “PKK’nın kökü kazınıncaya kadar” denmişti.

Demek ki “operasyon” yapmak sorunu çözmüyor. Fiyatını (şehit, masraf, uluslararası prestij…) ödeyerek girebiliyorsun, ama yetmiyor. Kalsan, resmen ve fiilen felaket zaten. Ayrıca düşün: Komşun bir devlet senin (TC) toprağında gelip gelip bazı unsurları bombalıyor, senin toprağına asker sokup “operasyon” yapıyor, hatta yerleşiyor…

***

4) “Meşru müdafaa” derken: Bugün de Tek Adam Rejimi’nin kullandığı bu gerekçe, Suriye’den ateş edildiği biçiminde. Bu biraz La Fontaine’den mülhem: Suyun aşağı kısmından su içenin senin suyunu kirletmesine benziyor. Ama her şeyden önce, roket atılma hikayesinin patenti Filistinlilere karşı “meşru müdafaa” yapan İsrail’e ait. Bu durum da Türkiye’yi pek onurlandırmıyor.

Diğer yandan, Hatay ve Kilis’e düşen ve BBC’nin 26 adet olduğunu tespit ettiği roket ve havanların tümü Afrin’den atılmış olsa, yine de 27.03.2014’te yayınlanmış 2 numaralı ses bandında MİT müsteşarına ait olduğu ileri sürülen ifade gelebilir akıllara: "Gerekirse Suriye'ye 4 adam gönderirim, Türkiye'ye 8 füze attırır savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi’ne de saldırtırız".

Kaldı ki, Türk milliyetçilerini tahrik için Korgeneral Altay Tokat’ın ve Korgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun Güneydoğu’da yargıç lojmanlarına, hatta Kıbrıs’ta camilere bomba attırdıklarını açıklayan, emeklilik sonrası övünmelerini ne yapacağız?

Üstelik, “Fırat’ın doğusu”ndan Türkiye topraklarına bugüne kadar tek bir roket bile atılmış olsa, büyük tantanayla ilan edilirdi. Bu örnekler o kadar çoğaldı ki, bu türden PR tedbirleri bile ihmal ediliyor artık.

5) Uluslararası ortam çok uygunsuz. Türkiye’nin “Fırat’ın doğusu”na sarkması konusunda hiçbir devlet olumlu düşünmüyor.

Bütün derdi Ortadoğu’ya yerleşmek ve TC’yi kullanarak Batı ittifakını parçalamak olan Rusya, bu sefer “Türkiye’yle temas halindeyiz” demekle yetinmekte.  

Bütün derdi Rusya’yı bastırmak olan ABD, böyle bir operasyonu “kabul edilemez” olarak nitelemekte ve Suriyeli muhaliflere TC kuvvetlerine yardım etmesinler diye ihtarda bulunmakta. AB ise operasyonu “ciddi endişe kaynağı” saydığını ilan etmiş bulunuyor.

***

Ama Tek Adam Rejimi’nin böyle bir ortamda bile muazzam bir avantajı var: HDP’yle birlikte anılmaktan ödü kopan CHP ve lideri.

"Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde terör örgütlerinin yuvalanması Türkiye’ye karşı bir tehdittir. Her türlü önlemi alma Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin görevidir. Geçmişe girmek istemiyorum. Suriye’yi bu hale kimler getirdi, Suriye’de neler oldu, neler bitti, bütün bunları tartışmak istemiyorum ama bugün geldiğimiz noktada Türkiye bölgede kendi güvenliğini sağlayabilecek adımları atma hakkında sahiptir."    

Geçmişe girmek istemeyen” Kılıçdaroğlu kardeşime tebrikler. Sen ve bu ulusalcı partin varken, CB Erdoğan seni teröristlere yardımla da suçlar, senin üzerinden Fox’ TV’den Fatih Portakal’a “Haddini bilmez, edep yoksunu, ahlaksız” diye hakaret de eder.

Onunla da yetinmez, “mandalina” dediği gazeteci hakkında “Yargı gereken cevabı verecektir" diye Yargı’ya, “Haddini bilmezsen bu millet patlatır enseni” diyerek de “millet”e (sübliminal?) mesaj gönderir. Anlamadım, ense patlatmak nasıl yani; Hrant’ınkini patlatmışlardı çünkü.

Türk Yargısı bu hakaretler hakkında “Kime söylendiği belli değildir (matufiyet yoktur)” ve “Bunlar sayın cumhurbaşkanının/içişleri bakanının ifade özgürlüğü çerçevesindedir, eleştiri hakkına dahildir” diye kararlar vermekte. Çünkü senin partin, HSYK seçimlerinde Adalet Bakanlığı’nın çarşaf listesine oy vermeyi mümkün kılacak müdahaleyi 2010 referandumunda yaptı.   

Kılıçdaroğlu kardeşim. Senin ve partinin bu ulusalcılığı sayesinde CB Erdoğan bir yandan “yalanı leblebi çekirdek yer gibi yiyenler var” derken, bir yandan da, Gezi sırasında camide bira içildiğini uyduran (ve bizzat caminin imamı ile müezzini tarafından yalanlanan) Haziran 2013 tarihli iddiayı bugün bile tekrar edebilmekte.

Not: Yargı’nın artık burasına kadar geldi galiba. Dün, ilk defa, İçişleri Bakanı S. Soylu’nun 10.000 TL. tazminata çarptırıldığı haberi çıktı.