BASKIN ORAN

Baskın Oran

İÇLİ DIŞLI

“Laik” Türkiye’nin şeriat ihracatı: Hatice Molla Salih davası

Dava epey kılçıklı. Erdoğan Türkiyesi’nin içeriyle yetinmeyip yurt dışına şeriat ihracatı yaptığının yanı sıra, bütün ilgili tarafların kafasının ne kadar karışık olduğunu gösteriyor.

Dava epey kılçıklı. Erdoğan Türkiyesi’nin içeriyle yetinmeyip yurt dışına şeriat ihracatı yaptığının yanı sıra, bütün ilgili tarafların kafasının ne kadar karışık olduğunu gösteriyor.

Yunanistan’ın Batı Trakya (BT) bölgesindeki Müslüman-Türk azınlıktan Gümülcineli Hatice Molla Salih ile kocasının çocukları olmamış. Koca 2011’de vefat etmeden önce 2008’de notere gidip bütün malını karısına bırakıyor. Fakat kocanın ailesi dava açıyor: Bu konuda BT’da hep uygulanagelmiş şeriata göre ¾ pay istiyor.

Doçentlik tezini BT üzerine yapmış biri olarak çok özet bilgi sunayım: 1453’ten beri geçerli Millet Sistemi’nin devamı olarak ve 1923 Lozan Barış ve 1913 Atina antlaşmalarına dayanarak, Yunanistan’daki müftüler dünyevi yetkiler de kullanagelmiş: Nikâh kıyma, boşama, velayet, nafaka, miras, vasi tayin etme, fetva ve helal gıda sertifikası verme, vakıfları ve eğitimi kontrol etme gibi. Yani BT azınlığı bir tür “dinsel özerklik” sahibi. Tabii, unutmadan: Yunanistan’da 1981’e kadar resmî nikah kavramı yok; sadece dinsel nikah var.

Sonuçta Yunan Yargıtayı şeriat hükümlerine göre Hatice Molla’ya sadece ¼ pay veriyor. Bunun üzerine Hatice Molla 2014’te AİHM’ye gidiyor.

***

O sırada, AİHM kararı henüz çıkmadan çok önemli bir iç gelişme oluyor. Ocak 2018’de radikal solcu SYRİZA parlamentodan eşitlikçi bir kanun çıkartıyor : Azınlığın açacağı aile hukuku ve miras davalarında ilke olarak Yunan Medeni Kanunu uygulanacak. Bunun yanı sıra azınlık mensupları yazılı bir beyanla şeriat hukukunu da seçebilecekler yani azınlık bireyinin iradesi esas alınacak.

Yıl artık 2018. AKP ilk üç-dört yıldakinin tam aksine başını almış gidiyor. Erdoğan 2014’te cumhurbaşkanı, 2017’de de ayrıca AKP genel başkanı yani Tek Adam olmuş. Bu ortamda T.C. Dışişleri Bakanlığı, Gümülcine’deki başkonsolosluğun görüşlerini yansıtmakla tanınan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu (BTTADK) protestosuna gönderme yaparak bu eşitlikçi kanunu protesto ediyor:

Batı Trakyalı soydaşlarımız (…), [bu yeni kanunun] Müftülük kurumunun uluslararası anlaşmalarda ortaya konan özerk yapısını ortadan kaldırmasından endişe duymaktadır. (…)  [Bu endişeler] tarafımızca da paylaşılmaktadır.” 

Ve Aralık 2018’de AİHM kararı geliyor: Yunanistan’ın Müslüman azınlığa yalnızca şeriat hukukunu dayatması “ayrımcı muamele” ve “azınlıkların korunması alanında bireysel seçimi özgürce dile getirme hakkına yönelik” ihlaldir. Azınlık haklarından yararlanıp yararlanmamak bireylerin özgür iradelerine bağlıdır. Ve Yunanistan’ı yüklü bir tazminata mahkum ediyor. ()     

Fakat en başta bu dava kılçıklı dedik ya, AİHM “Bununla birlikte, başvurucunun hukuki durumu, yeni yasanın çıkmasından önce yani eski sistemde [şeriat düzeninde] kesinleşmiş biçimde sonuçlandığından” diyerek bu hükmün Hatice Molla davasında dikkate alınmayacağını ekliyor.  

AİHM’nin böyle çelişkili sayılabilecek bir karar vermesinin sebebi, büyük olasılıkla, bu karardan önce hep şeriata göre görülmüş olan büyük sayıda miras davasının tekrar önüne gelebilecek olması. Davalardan bunalmış bir AİHM bu sebeple geçmişi karıştırmamayı tercih etmişe benzemekte.

***

BT seçkinleri bu davada ne yapıyor? Parlamentodaki 4 milletvekillerinden radikal sol SYRİZA’ya mensup 3’ü şeriat uygulamasına karşı çıkıyor, PASOK’tan seçilmiş diğeri “İslam hukuku kazanılmış haktır; bu hakkımızdan fedakarlık etmeyiz” diyerek şeriat özerkliği’ni destekliyor.

BT’da Yunan baskıları arttıkça etkisi yükselen T.C. Başkonsolosluğu bu konuda gayriresmî ama güçlü bir destek veriyor bu son milletvekiline. Ayrıca, önemli bir husus, şimdiye kadar AİHM’ye başvuranlara verdiği destekleri (avukat, vs.) burada Hatice Molla’ya vermiyor. Başını başka tarafa çeviriyor. Tabii, BTTADK da davada aynı tavrı sergilemekte.

Bu BTTADK’nın başka bir simgesel olaydaki tutumu da konumuz açısından öğretici. BT toplumu, farklı dinden bir devlette yaşayan her azınlık gibi kendi dinini bayrak yapıyor ama yaşam düzeni deyince ladinî bir toplum. Yani İstanbul’un Fatih semti gibi değil katiyen. Ama şeriat kuralları ile BT özerkliği hep birlikte düşünüldüğü için, eskiden beri azınlık okulları Cuma günleri öğleden sonra tatil edilmekte. Bu düzenden gerek öğrenciler gerekse öğretmenler çok memnun çünkü haftalık tatil 2,5 güne çıkmakta.

Yunan Bölge Eğitim Müdürlüğü bir genelge çıkarıyor, öğrencilerin zaten kısıtlı olan ders saatlerini azaltmamak gerekçesiyle Cuma öğleden sonrayı tatil etmeye engel oluyor. BTTADK bunun üzerine “özerkliğimiz elden gidiyor” mealinde bir protesto bildirisi yayınlıyor. Bu durumda Müdürlük bir genelge daha gönderiyor ve seçimi ebeveyne bırakıyor: Çocuklarının Cuma öğleden sonra ders yapmak yerine Cuma namazına gitmesini isteyen veliler bunu yazılı olarak bildirecekler ve çocuklarını gelip kapıdan alacaklar.

BTTADK cevap veriyor: “Cuma namazına gitmeyi adeta izne tabi tutmak özerkliğimizin ihlalidir ve fişleme amacını akla getirmektedir.” 

Hatice Molla Salih şu anda AİHM’ye tekrar başvurmuş durumda. Biz gelelim olayın tahliline.  

                                                                                          ***

Özerklik ile şeriatın birlikte düşünülmesi gibi tarihsel bir durum hem Yunanistan hem de Türkiye için müftüleri kontrol etmeyi önemli kılıyor.

Yunanistan, 1913’ü ihlal ederek bunu 1920’den itibaren müftülerin seçimini yasaklayıp onları atayarak yapıyor. Belli bir noktadan sonra da, baskılar sonucu yükselen Türklük bilincini bastırmak için, atadığı müftüleri kendi yandaşları arasından seçiyor ki bu da o bilinci yükseltiyor. Yine de Türkiye’nin bu şeriat ihracatı, BT azınlığının Türk değil Müslüman kimliğini destekler umuduyla Yunanistan’ın işine geliyor. Yani onun da kafası çok karışık bu konuda. Öyle ki, kendi Yargıtay’ı kendi noterinde yapılmış sözleşmeyi tanımıyor.

Oysa, kronolojik kural: Azınlık bilincini baskılarla önlemek mümkündür, fakat bu bilinç su yüzüne çıktığı andan itibaren yapacağın baskılar o bilinci sadece artırmaya yarar. (Ki, T.C.’nin Kürtler, hatta Aleviler konusundaki en temel hatası bu kurala hiç aldırmamak olmuştur. Peki Gayrimüslimler, diyecek olursanız onları zaten tasfiye ettik. İstanbul Rumlarını bugün 2.000’e indirdik başarıyla. Ermenilerin vakıf seçimlerine de 9 yıldır ilk defa izin veriyoruz.)

Türkiye’ye gelince, bu duruma camilerde yapılan oylamalarla gayriresmî müftüler seçtirerek cevap verdi. Şimdi de bu insanların şeriatı uygulamalarını destekliyor. Fakat bunu yaparken, şeriatı uygulayacak bu kişilerin Yunan yetkililer tarafından kendilerine yakınlar arasından atandığını hesaba katmıyor. Önemli olan, aynen manevi kolonimiz KKTC’ye  uyguladığı gibi, şeriat ihracatı yapmak. Onun da kafası (ve eylemleri) fena halde karışık bu konuda. Ülkede şeriat hükümlerini bütün kurumlara yaymakta olan CB Erdoğan 28.11 2022’de şöyle konuşmakta:

“Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığına yönelik haksız ve hukuksuz uygulamalar artarak devam ediyor. Yunanistan'daki kardeşlerimizin dinî liderleri tanınmıyor, vakıfları ve hakları gasp ediliyor. Kimlikleri reddediliyor. İslam alemi Yunanistan’da zulme uğrayan kardeşlerimin durumuna daha fazla seyirci kalmamalıdır.” 

BT toplumuna gelince, şimdiye kadar söylemeye çalıştığım gibi, onun da kafası fazlasıyla karışık. Çünkü İslam’ı iki temel ihtiyacı için kullanıyor: 1) 1913 ve 1923 antlaşmalarının din ölçütü üzerinden getirdiği özerkliği korumak için; 2) Türk, Pomak ve Roman kökenlileri İslam temelinde bir arada tutmak için.

Fakat bu arada maalesef hesap etmiyor ki, 7. Yüzyılda getirilmiş şeriat ilkelerini kullanarak 21. yüzyılda (ve bir AB ülkesinde) toplumun yarısını yani kadınları ikinci sınıf vatandaş durumunda tutarak yürüyemez artık.