LORA BAYTAR ÇAPAR

Lora Baytar Çapar

MUTLU AZINLIK

Ruhu özgürce dolaşacak Dersim’de, Harput’ta, Van’da, Muş’ta...

Richard G. Hovannisian, Türkiye’ye ilk kez 2006’da gelmişti. Bir iş, görev veya konferansa katılmak için değildi gelişi. Anne ve baba tarafından Elazığlıydı; amacı, yıllardır dinlediği ve hep bildiği ancak sadece hayalinde yaşattığı ata topraklarında dolaşmaktı. Hovannisian geziye eşi Vartiter’le birlikte, Erzurum’dan başlamıştı. Bense Elazığ’da katılmıştım ekibe.

Bu haftaki yazımda deprem bölgesindeki âcizlikleri, burada yaşanan olumsuzlukları anlatmayı planlıyordum. Deprem öncesi 2000 TL civarında olan kiraların nasıl 12 binlere çıktığından, işçilik ücretlerinden, manav, market vb. fiyatlarından, yaşamsal zorluklardan... Depremzedelerin var olabilmek için acımadan, birbirlerine karşı fiyat yükseltmelerinden söz edecektim. Deprem sonrasında Türkiye’nin en pahalı şehirleri arasına girdi Antakya. Ama bu konu şimdilik bu kadarla kalsın; size eski bir hikâyeden bahsedeyim. 

Dünyaca ünlü bilim insanı, tarih profesörü Richard G. Hovannisian’ı kaybetmişiz. UCLA’de Modern Ermeni Tarihi Bölümü’nün kurucusu olan Hovannisian, Türkiye’ye ilk kez 2006’da gelmişti. Bir iş, görev veya konferansa katılmak için değildi gelişi. Anne ve baba tarafından Elazığlıydı; amacı, yıllardır dinlediği ve hep bildiği ancak sadece hayalinde yaşattığı ata topraklarında dolaşmaktı. 

Anadolu’yu gezmek veya aile hikâyesinin peşine düşmek isteyen pek çok kişi soluğu Sarkis Seropyan’ın yanında alırdı. Seropyan bu gezi tekliflerini, kadroda benim de olmam şartıyla kabul ederdi. 2001 Haziranı’nda başladık bu gezilere. 2013’te ben İstanbul’dan göç edene kadar her yaz en az iki gezi yaptık. Hovannisian da Anadolu gezisi için Seropyan’a başvurdu. Ve 2006 yılının Temmuz ayında, aile hikâyesinin peşine düştük. Hovannisian geziye eşi Vartiter’le birlikte, Erzurum’dan başlamıştı. İlk durakları olan Erzurum’da Vartiter Hovannisian’ın aile büyüklerinin doğdukları yerleri görmüşlerdi. Bense Elazığ’da katılmıştım ekibe. 

FOTOĞRAFLAR: Lora Baytar Çapar

Bu 10 günlük gezide, Hovannisian çiftiyle arkadaş olduk. Bol bol sohbet ettik; onlara her fırsatta neler hissettiklerini sordum. Paylaşımlarımızı yazmak, geleceğe bırakmak da istiyordum. Dünyaca ünlü bir tarih profesörü Türkiye’ye ilk kez gelmişti ve ne şanslıydım ki ona eşlik ediyordum. Hovannisian’la Anadolu’yu ve Mezopotamya’yı gezmek çok keyifliydi ama çok da kolay değildi. Türkiye’ye geleceği biliniyordu ve yapılacak gezinin tehlikesiz olması gerekiyordu. Şehir girişlerinde, karakol noktalarında, Türkiye’ye geliş amacını anlatmak, tutanaklar imzalamak farz olmuştu. Hava sıcak, prosedür fazlaydı. Bize tuhaf gelse de Hovannisian bunları normal karşılıyor ve devam etmek istiyordu. 

Dersim’de, Munzur Çayı’nın kenarında onunla yaptığım söyleşi, Agos’un 4 Ağustos 2006 tarihli sayısında yayımlanmıştı. Hovhannisian 74 yaşındaydı, “Benim için bir hayal ve rüya gibi bir gezi bu” demişti ve Elazığ’dan Chicago’ya uzanan aile hikâyesini şöyle anlatmıştı: 

“Kader, annemin babası dedem Sarkis Nalbantyan ve büyükannem Sara’ya 1912’de Chicago’ya göç etmek oyununu oynadı. O sıralar annem Siranuş 3 yaşındaydı. 1915 döneminde bütün akrabalarım dağıldı. Ama şanslıydım, çünkü anne tarafından büyükannem ve dedem yaşıyordu... Bu benim kuşağım için bir şanstı, çünkü akranlarımın hiçbirinin dedesi ve nenesi yoktu. California’ya taşındılar ve bağ satın aldılar. Annem Amerikan okullarında okudu.
Babam, Kaspar ise Harput’un (bugünkü Elazığ), Pazmaşen (Bızmaşen) köyündendi. Pazmaşen, çok şenlikli büyük ev anlamındaydı. O zamanlar köyde 500 hane olduğunu söylerler. Şimdi gezince 100 ev zor saydım. Çok fakirdi. Bana anlatılan eski Pazmaşen yerle bir olmuş..."

"1915 döneminde babamın 2 yaşında bir kardeşi varmış. Babam 13 yaşındaymış... Babamı Kürtlere teslim eden dedemi ve büyükannemi hiç tanımadım. Kürtlerin yanında iki yıl kadar kalan babam daha sonra 15-16 yaşlarında onların yanından kaçıp Dersim’e geçmiş. İki gündür arabayla Dersim’de dolaşırken babamın bu kadar uzun yolu geçip Erzincan ve Erzurum’a nasıl ulaştığını düşünüyorum. Dersim’i de o zamanlar Rus Ordusu işgal etmişti. Kafkasya’ya geçmiş babam. Orada da savaş vardı o dönemde. (...) 1922 yılında İstanbul’a gidebilmiş. Uzak bir akraba babamın yaşadığını duymuş ve gemiyle Boston’a gitmesi için ona bir bilet parası göndermiş. Ve babam 21 yaşında, annemin 3 yaşındayken geldiği Boston’a gelmiş. Hiçbir mesleği olmayan babam, bir berberin yanında çırak olarak işe başlamış. Dört yıl sonra California’ya geçip, o sıralar 16 yaşında olan annemle evlenmiş. Dört erkek evlat, 14 torun ve 27 torun çocuğu sahibi olmuşlar. Babam berberliğin yanı sıra tarla satın alıp zamanla başarıya ulaşabildi. İyi bir hayatı vardı. Benim gibi o da biraz şişmandı. ‘Çok yeme’ diye uyardığımızda ‘Bu ne hayattır, yemeğe ihtiyacımız olduğunda yemek yoktu, şimdi yemek çok ama yiyemiyoruz’ derdi. Başından geçenleri çok az konuşurdu. Çokları gibi geçmişi örtmek, yeni bir sayfa açmak istiyordu. Yalnız (...) ‘Ah mayrig, ah’ diye sayıklardı.”

Anadolu ve Mezopotamya gezilerinde hep, anne-babalarının doğduğu evleri görenlerin fazlasıyla duygusallaştığına ve evin yeni sahiplerinin kaygılandığına (“Neden geldi ki? Acaba evimizi elimizden mi alacak?”) tanık oldum. Hâlbuki amaç gezip görmekten ibarettir – geçmişiyle bağ kurmak, eksik algıyı tamamlamak, dinlediği hikâyeyi gerçekliğe oturtmak, annesinin, babasının evini görmek, yürüdüğü yolları hissetmek... Hovannisian, ata memleketini gördüğü için mutlu olduğunu söylemiş ve eklemişti: 

"Artık benim olmadığı için, soğukkanlılığımı koruyarak, biraz uzaktan izlemeyi tercih ediyorum; Gidip görüyor, resimlerini çekip bugünkü sahiplerine bırakıyorum oraları.”

Ama köylerin yeni sakinlerinden biraz dert yanmıştı:

Yeni sahipleri görünüşe göre köylerin geçmişi ve tarihi hakkında pek az şey biliyorlar. Onları geçmişe bağlayan tek şey, yabancı bir ülkeden oraya gelen vatandaşın mutlaka ailesinden kalan altınları almaya geldiği fikri oluyor. Onlara ‘Burada kim vardı, nereye gittiler?’ diye soruyorum, sadece ‘Gittiler’ diyorlar.” 

Gezi sona erdiğinde İstanbul’a dönmüş, Amerika’ya dönmeden önce gazeteye gelmiş, Baron Hrant (Dink) ile uzun uzun sohbet etmişti. Ayrılırken, gezide çektiği fotoğrafları (yüzlerce karenin yer aldığı hafıza kartlarını) kaybetmekten korktuğu için bana bırakmıştı; hepsini e-postayla göndermiştim ona. 

17 yıl öncesinden anılar geliyor gözümün önüne ve Hovannisian’ın şu sözünü hatırlıyorum: “Şimdi gürül gürül akan suyun altında oturuyorum. Görülmemiş bir manzara… Fevkalade bir ülke burası.” Neyse ki artık onun da ayak izleri var atalarının topraklarında. Eminim ruhu artık özgürce dolaşacak Dersim’de, Harput’ta, Van’da, Muş’ta…