İstanbul’da ‘dönüşüm’ iyiye doğru değil

‘Dönüşen’ İstanbul’u, geçmişte Ermeni ve Rum nüfusun ağırlıkta olduğu Beyoğlu ve Karaköy ekseninden bakarak uzmanlarla konuştuk. Ermenilerin yoğun yaşadığı semtlerden biri olan Kurtuluş’un da afet yasası kapsamında kaçınılmaz görünen dönüşümüne dair ipuçlarını bulduk. Prof. Edhem Eldem ve Prof. Mete Tapan anlattı.

LORA BAYTAR , UYGAR GÜLTEKİN
lora@agos.com.truygargultekin@agos.com.tr

Dünya’nın en büyük metropollerinden İstanbul, yine ve yeniden hızlı ama plansız bir dönüşüm süreci geçiriyor. Kentin yakın tarihine damga vurmuş semtler adeta yeniden inşa edilirken, simge mekânlar birer birer yok oluyor ve çoğunlukla kentin ‘teferruatlarının’ yaşadığı semtler hızla ‘elit’ bir hal alıyor. İstanbul’un kalbi durumundaki İstiklal Caddesi’nde Emek Sineması’nın kapanmasının ardından geçtiğimiz hafta İnci Pastanesi de yerinden edildi. Pastanenin ve Emek Sineması’nın içerisinde yer aldığı Beyoğlu’nun sembolik yapılarından Cercle d’Orient (Serkldoryan) Binası’nda başlayacak restorasyon sebebiyle 1944 yılından bu yana Beyoğlu’nda yer alan İnci Pastanesi’nin tahliyesi, pek çok İstanbullu için, geçmişlerinden bir parçanın tarihten silinmesi anlamına geliyordu. Gündem kentsel dönüşüm ve sonuçlarıyla meşgulken, Karaköy Kemeraltı Caddesi üzerinde yer alan, 1950’lerde dönemin başbakanı Adnan Menderes’in imar çalışmaları sırasında yıkılan, ünlü mimar d’Aranco imzalı Karaköy Camii’nin yeniden inşa edileceği haberi çıktı.

Bugüne kadar yangınlar, depremler, göçler, askeri darbeler, politik sebepler ve ‘ihtiyaçlar’ sebebiyle sürekli değişim yaşayan İstanbul, bugün de, Aksaray’a, Beşiktaş’a, Kadıköy’e yapılması planlanan yeni meydan projelerini bekliyor. Yeni Taksim, Gezi Parkı, Çamlıca’ya, Göztepe’ye, Taksim Meydanı’na cami projeleri, yeni havaalanı, şehrin genişleyen çeperleri, yükselen konutlar... İstanbul’u bekleyen yenilikler bunlar; ancak yenilikler aynı zamanda kaygı uyandırıyor. Kaygının nedeni ise, sürecin şeffaf, katılıma açık ve yerelin istekleri doğrultusunda şekillenmekten uzak oluşu. 

‘Dönüşen’ İstanbul’u, geçmişte gayrimüslim nüfusun ağırlıkta olduğu Beyoğlu ve Karaköy ekseninden bakarak uzmanlarla konuştuk. Ermenilerin yoğun yaşadığı semtlerden biri olan Kurtuluş’un da afet yasası kapsamında kaçınılmaz görünen dönüşümüne dair ipuçlarını da aradık. 

‘İyi düşünülmemiş, hazmedilmemiş bir dönüşüm’

Boğaziçi Üniversitesi tarih bölümünden Prof. Edhem Eldem, İstanbul’un ve özellikle kozmopolitizm ile özdeşleştirilen Beyoğlu’nun dönüşüm sürecinde yaşanan sorunları Agos için değerlendirdi.

Söze, “İstanbul’da yaşanan dönüşümde bir türlü mana vermediğim bazı sorunlar var” diyerek başlayan Eldem, bunu ‘tutarsız’ bir dönüşüm olarak niteliyor: “Yok olduğu halde ayağa kaldırılması gündemde olan iki binanın ortak özelliği Avrupa oryantalizminin birer örneği olması. Topçu Kışlası ‘Binbir gece masalları’ türü bir oryantalizmin ürünü; diğeri, İtalyan mimar d’Aronco’nun Karaköy Camii ise Art Nouveau bir oryantalist uyarlaması... Bunları yeniden inşa ederek amaçlananın ne olduğunu anlamak çok zor.”

Geçmiş değil rant önemseniyor

Eldem, Demirören alışveriş merkeziyle kendine has simgesini bulan İstiklal Caddesi’nin yaşadığı değişimin ise geçmişin canlandırılmasından öte rant kaynaklı olduğuna dikkat çekiyor: “İstiklal Caddesi üzerinde belediye oluruyla Demirören binasının yükseldiğini görünce bunun geçmişe saygı, ya da geçmişi canlandırmak arzusundan çok, yeni kullanılabilecek ve maddi olarak getirisi olan mekânlar yaratmak peşinde olunduğu hissi oluşuyor. Bu anlamda da tutarlı bir politika olarak görünmüyor...”

İyi düşünülmemiş bir sembolizm

Çamlıca’ya cami yapılması ve Haliç köprüsü tartışmalarının da bu ‘dönüşüm’ ile aynı tonda olduğuna dikkat çeken Eldem, “Haliç köprüsü için tepesinde dört altın boynuz olacak dediler. Haliç’e hiçbir zaman Türkçede ‘Altın Boynuz’ denmemiş. Bu, yerel olarak Yunancada, ve genel olarak Batı dillerinde kullanılmış bir ifade. Belediye bunu kullanınca, bir bakıma ortalama Türk insanını, kendi okuyamadığı, ancak Avrupa kaynakları aracılığıyla geri dönen bir metaforla karşı karşıya bırakıyor” diyor ve dönüşümün iyi planlanmadığını söylüyor: “Bir tür hazmedilmemiş, düşünülmemiş, ham kalmış bir sembolizmin peşinde olunduğu hissindeyim; onun dışında mantıklı ve tutarlı bir izah bulmak çok zor.”

Beyoğlu’nun 6-7 Eylül olaylarıyla birlikte çehresinin radikal bir şekilde değiştiğini anımsatan Eldem, bu kopuşun son yıllarda nostalji kisvesiyle örtülmeye çalışıldığına dikkat çekiyor: “6-7 Eylül’den sonra yerleşik olan nüfusundan boşaltılmış olan Beyoğlu, 1990’lardan beri bir tür nostalji turizmi kisvesi altında bu geçmişini tekrar canlandırmaya çalışıyor. Bazı mekânlara takılan Rum isimleriyle yüzeysel bir geri dönüşle tekrar canlandırılmak istenmesi rahatsız edici bir şey, zira ikiyüzlülük söz konusu. Oranın bütün profilini, bütün sosyal topografyasını değiştirdikten sonra bunu özler gibi yapmak çok rahatsız edici ve ucuz kaçıyor.” 

İstanbul genelinde bir burjuvalaşma ve mutenalaştırma dalgasının olduğuna da değinen Eldem, eski semtlere rağbet eden ‘elit’in sermayeden başka ciddi bir değere sahip olmadığına dikkat çekiyor: “Bu dalga 1990’lardan beri devam ediyor. Galata Kulesi etrafında başladı, şimdilerde yavaş yavaş Beyoğlu, Fener, Balat, Karaköy’e doğru yöneldi. Bu bir anlamda zengin kesimin kültür sanat ve keyif/eğlence kisvesi altında, çok daha alçak profilli kişilerin oturduğu yerleri fethetmesi. Bu bir büyük bir toplumsal dönüşüm. Bu aslında 80’lerde Dalan’ın Perşembe Pazarı furyası ile başladı. Yavaş yavaş ‘elit’lerin bu mekânları kullanmaya hakkı olduğu fikri doğdu. Üstelik bu ‘elit’in aslında paradan ve sermayeden başka pek öne çıkartabildiği bir şey yokken.”

Bütün bu dönüşümlerin fikir sorulmadan, itirazlar dinlenmeden yapıldığı için yanlış temellere oturduğuna dikkat çeken Eldem, “Haliç köprüsü bunun en iyi örneği. Konunun uzmanları feveran ettiler ama ona rağmen birkaç metre indirip devam ettiler. Taksim aynı şekilde. En önemli problemlerden biri, ben yaptım oldu davranışı” diyor ve yapılan çalışmaların doğurabileceği olumsuz sonuçların bir başka yönünü vurguluyor: “Görülüyor ki, çok polarize olmuş bir siyasi ortamda bir taraf ne derse öteki taraf tam tersini savunacak. Belediye ak derse birileri anında kara diyecek ve bu iki pozisyonu sorgulamadan doğrulayacak bir sürü insan çıkacak. Bunun neticesinde ise İstanbul ve özellikle bazı kesimleri bir çatışma alanına dönüşüyor. Aslında her iki tarafın da kendine göre menfaatleri ve takıntıları var. Biri Pera nostaljisi derken diğeri Topçu Kışlası’nı ihya etmeye çalışıyor. İkisi de problemli. Süreç zaten ağır aksak ve güvenilmez bir şekilde ilerliyor. Buldozerle girer gibi ilerliyor projeler. Bugün yaşananlar, Dalan ve Menderes örneğini hatırlatıyor. Geri dönülmeyecek türden zarar verme ihtimali beliriyor ki bu çok korkutucu. Nereye gideceği belli değil.”

BEYOĞLU HER DÖNÜŞÜMÜN HEDEFİ OLDU

Yenilenmeden en çok nasibini alan yer Beyoğlu. Tarlabaşı, Şanzelize olma yolunda ‘yerle bir edilerek’ ilerliyor.  Beyoğlu İstanbul’da uzun bir dönem ‘yeni’nin temsilcisi oldu. 17. yüzyıla kadar İstanbul’un varoşu olan Beyoğlu, 19. Yüzyıl’dan itibaren yeninin, modernin sembolü haline geldi. 1841’de şehrin ilk oteli Hotel d’Angleterre açıldı. 1874’te ise Tünel... 1897’de şehrin yıllar boyu en gözde oteli olacak olan Tokatlıyan Oteli hizmete başladı. Rum ve Ermeni esnafın yoğunluğu dikkat çekiyordu. Gülmez Kardeşler ve Boğos Tarkulyan’ın fotoğraf sütüdyoları da ilk Beyoğlu’na geldi. 6-7 Eylül’le birlikte Beyoğlu bir daha geri dönülmeyecek bir yola girmişti. Bugün yeniden yapılmak istenen Balyan eseri Topçu Kışlası 1939’da yerle bir edildi. 1938’de İstanbul’un başına geçen Lütfü Kırdar, Surp Agop mezarlığını önce belediyeye geçirdi. Sonra üzerine yapı inşa edilmesine izin verdi. Gezi Parkı da bu dönemde yapıldı. 

TOKATLIYAN DA DÖNÜŞÜYOR

Tokatlıyan 1884’te gösterişli bir tiyatro binası olarak inşa edildi. Ancak sadece 8 yıl tiyatro olarak kalabildi ve sonrasında gerekli izin alınamadığı için tiyatro olarak kullanılamadı. 1897’de 60 yıllığına Mıgırdiç Tokatlıyan’a verildi. Otelin bütün aksesuvarları Avrupa’dan getirildi. Mobilyaları özenle seçildi ve 160 oda özenle donatıldı. Daha sonra işletmecisi değişen otel zaman içinde iş hanı olarak kullanılmaya başlandı. Tokatlıyan son zamanlarda ise tahliyesiyle gündemde. Üç Horan Vakfı’na ait olan hanı kiraya vermek için çeşitli girişimler olduğu biliniyor. Tokatlıyan’ın yeniden otele dönüşme ihtimali var.

‘Yasa gerekli ama sonuçları kötü olabilir’

Koruma Kurulları’nda yıllarca görev yapan ve son olarak Beyoğlu ile ilgilenen 2 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Başkanlığı yapan Prof. Mete Tapan, Afet Yasası’nı ve İstanbul’un dönüşümünü değerlendirdi. Tapan, kentsel dönüşümün sosyolojik boyutunun ihmal edildiğine dikkat çekiyor. 

Çıkarılan Afet Yasası’nın ilk bakışta Türkiye için oldukça önemli olduğuna değinen Tapan, İstanbul’da binaların yarattığı riske dikkat çekiyor. Tapan, “İstanbul’da hâlâ mühendis görmemiş binaların içinde yaşıyoruz. Kentin yüzde 40’ı gecekondudur. Okmeydanı örneğin. Yaklaşık 80 bin kişi yaşıyor ve ruhsatlı tek bir bina yok. Bizim artık bu binalardan kurtulmamız lazım. İnsanların sağlıklı bir yaşam sürebilmeleri için gerekli bir şey bu” dedi.

Ancak dönüşümün sadece fiziksel bir olay olmadığının altını çizen Tapan, “Binaların yıkılıp yerine yeni binaların yapılması dönüşüm dediğimiz şeyin yalnızca bir parçasıdır. Bu işin en önemli yanı, sosyal boyutudur” dedi.

Yasaya dönük eleştirileri değerlendiren Tapan, yeni yapılanan bölgelerde rant doğmasının normal olduğunu, ancak önemli olanın, yasanın nasıl uygulanacağı olduğunu söyledi: “Yasa konusunda rant yarattığı yönünde eleştiriler var. Bir yere yeni bir plan yaparsan orada zaten rant olur. Bu konuda biraz daha ciddi olmak gerekli. Ancak bu yasa iyi kullanılabileceği gibi çok kötü de kullanılabilir.”

Bugüne kadarki dönüşüm tecrübesinin bu kadar ciddi eleştiriler almasının haklı sebepleri olduğunu söyleyen Tapan, “Bundan 3-4 yıl önce kentsel SİT alanları içindeki yıpranmış alanların dönüştürülmesi için bir yasa çıktı. Bu yasa kapsamında belediyeler yenilenme alanlarını tespit etti, Bakanlar Kurulu da ilan etti. Tarlabaşı ve Sulukule böyle alanlardan. Sulukule’de bir dönüşüm yapıldı ve o süreçte yeni binalar inşa edildi. Sulukule’de yaşayan halkın sosyal yaşam alanları ve kendi geçmişlerinden gelen anlayışları vardı, o binalar, bunlar gözetilmeden yapıldı. O evlerin yerine 3-4 katlı apartmanlar yaptılar. Sosyal bakımından bu işin düşünülmediğinin göstergesi oldu. Burada aslında herkes haklı. Herkes haklı demek sorunların çözülmemesi demek. Ciddi bir sistem sorunu var.”

Sosyolojik önlemler gerekli

Dönüşüm sürecinin ciddi bir sosyolojik yanının olduğunu belirten Tapan, yasanın ortaya çıkabilecek sosyal sorunlara dair bir boyutu olmadığını belirtti. Tapan, “Bir kente veya kentin bir parçasına operasyon yapıyorsanız bu sadece mimarın, mühendisin, şehir plancısının işi değildir. Kent sosyologları, psikologlar, ekonomistler de devreye girmelidir. ‘Alın size konut yaptım, barınma hakkını sağladım’ demekle bu iş olmuyor. Varto depreminden sonra Ankara’dan Varto’ya şömineli evler gönderilmişti. Oradaki yaşamı hiç düşünmediler. Sosyolojik boyut bu yüzden çok önemli. Özellikle nüfus hareketliliğinin yaygın olduğu Türkiye gibi bir ülkede bu işi mimara veya şehir plancısına bırakırsanız, olmaz.”

Afet yasası kapsamında boşaltılan binalar güçlendirilirken halk bazen geçici bazen de kalıcı olarak başka bir yere taşınıyor. Bu süreçte uygulanan yöntemlerin de yanlışlığına dikkat çeken Tapan şöyle konuşuyor: “Sosyal bakımdan insanların yaşamları ile ilgili yanlarını düşünmediğiniz için doğru olan iyi bir fikir yanlış sonuçlar verebiliyor. Bu insanların çocuklarının gittiği bir okul ve bir yaşamları var. Çok boyutlu düşünmek gerekirdi. Bence bu yasa çok hızlı çıkan bir yasa oldu. Bu yasa için üniversitelerin odaların ve devletin birlikte çalışması gerekirdi.” 

Bedrettin Dalan döneminde Tarlabaşı

Bölgeye göre model gerekir

Yasanın uygulanması konusunda farklı modeller geliştirilebileceğine işaret eden Tapan, yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Ada ölçeğinde çalışacaksınız. İnsanları taşımak zorundasınız. Müteahhitler yapacağı için imar hakları artmak zorunda kalacak. Müteahhit para kazanmak isteyecek. İmar hakkının artması daha fazla insan demek. Altyapısı sorun. Bunların her birini ayrı ayrı düşünmek gerekiyor. Ama düşünülmüş değil. ‘Yaptım’ demekle olmuyor. Daha demokratik olması gerekiyor. Anlaşılması için diyalog şart.  Her yere aynı modeli uygulayamazsınız. Farklı modeller gerekir. Bazı yerlerde direkt devlet, bazı yerlerde şirketler, bazı yerlerde insanlar birleşerek güçlendirme için modeller geliştirebilir. Bölgelerde iyi analizler yapılmalı. Hangi bölgelerde neler yapılabileceği iyi tespit edilmelidir. İnsanların kültürleri ile sosyal yaşamlarında uyum gereklidir. Bu bir kültür meselesidir.”

İstanbul’da her bölgenin bu dönüşüm sürecinden nasibini alacağını ancak sürecin hızlı yürümeyeceğini dile getiren Tapan, “Her yer dönüşecek. Herkes bundan nasibini alacak. Şişli ve Kurtuluş da bundan nasibi alacaktır. Ancak o kadar hızlı yürüyeceğini düşünmüyorum. İnsanlar, deprem riskine rağmen, yaşadıkları yerleri bırakmak istemiyor.”

Kültürel sürekliliğe bir katkısı olmalı

Taksim Meydanı’na Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmak istenmesini de değerlendiren Tapan, “Binaları korumak için öncelikle kullanmak gerekiyor. Kullanmak için de ona bir fonksiyon vermek gerekiyor. Orijinaline en uygun fonksiyonu vermek zorundasınız. Topçu Kışlası yeniden yapılmak isteniyor. Bunun için belgelerin yeterli olması gerek. Verilecek olan fonksiyonla bina tarihsel bir şey kazanmalı. Tarih süreklilik arz eder. Önce bunu sağlamak zorundasınız. Yoksa her şeyi yeniden mi yapacağız? Kültürel sürekliliğe bir katkısı olmalı. İmar yasasına göre, Gezi Parkı yeşil alan, buraya kışlayı yeniden yapmak için ağaçları keseceksiniz ve yakın bir yere bu yeşil alanı yeniden kazandırmak zorundasınız. Yasası böyle. Ayrıca Kışla ile ilgili yeterli doküman yok. Başka bir şey yapılacak. Başka bir fonksiyonu olacak” diye konuştu. 

Projeler konusunda hükümetin diyalog aramadığını belirten Tapan, “Kenti yönetenlerin kent için talepleri olabilir. Bu kadar önemli yapısal bir faaliyette muhakkak bu konuda kafa yormuş insanlarla en azından sohbet etmesi gerekir. Bu diyalogsuzluk çok üzücü” dedi.

BİR KENT KAÇ KEZ DEĞİŞİR?

Cumhuriyet dönemi İstanbul’unda özellikle suriçinde, yani eski kentte uygulanan imar planları konut dokusunun yok edilmesi anlamına geliyor. Çıkmaz ve dar sokaklar ve ahşap evlerin egemen olduğu eski konut dokusunun yok edilmesi anlamına gelen bu girişimler yoğun olarak 1950’ler ve ardından yaşanan askeri darbelerle gerçekleşti. Adnan Menderes, Bedrettin Dalan ve şimdilerde de Recep Tayyip Erdoğan bu değişimlerin ana ‘mimar’ları oldular.

İstanbul üzerine uzun yıllar araştırmalar yapmış olan mimar Doğan Kuban’a göre, Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesinden sonra II. Dünya Savaşı sonrasının Amerika merkezli yeni dünya imgesi İstanbul’a Hilton Oteli ile girmiştir.

1956’da Menderes, İstanbul’un imarına başlamıştır. Bu, İstanbul’un çağı yakalaması amacını taşıyan ve Cumhuriyet’in Prost planlamasını izleyen ikinci ve daha kökten değişme aşamasıdır. Kuban’a göre bu dönem Cumhuriyet tarihinde kent planlaması ve kentlerin gelişmesi açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Menderes’in girişimleri, İstanbul’da demografik gelişmenin baskısıyla birleşerek tarihi kent dokusunu yok etmiş, sorunlarının çözülmesinde büyük zorluklar çekilen bir megapolis hazırlamıştır.

İstanbul’un 1950’den sonraki değişimini Anadolu’dan gelen göçün tanımladığını söyleyen Kuban, bu dönemi şöyle tanımlıyor: “II. Dünya Savaşı’ndan sonra sanayileşmekte geç kalmış yarı köylü toplumların çağdaş dünya yansımasının özgün bir örneğidir. 1960 askeri müdahalesinden sonra da kent bir değişim geçirdi. Suriçinin tarihi dokusunu kurtarmak için tasarlanan bir çevreyolu, sur dışından Ayvansaray’a ve yeni bir Haliç köprüsü ile Zincirlikuyu ve Büyükdere yoluna bağlanacak ve Boğaziçi Köprüsü ile Anadolu yakasına geçecekti. Bu dönemde Doğu Marmara Planı yapıldı.”

1980 askeri darbesi de kentin değişiminde rol oynadı. Doğan Kuban’a göre İstanbul’un son 30 yıldaki fiziksel imgesinin üç bileşeni gökdelen, otomobil ve alışveriş merkezidir.

YOLLAR AÇILIRKEN BİR DÖNEM DOZERİN ALTINDA KALDI

Adnan Menderes, İstanbul’un çehresini önemli ölçüde değiştiren imar etkinliklerinin amacını trafiği rahatlatmak için yollar meydanlar açmak, kenti güzelleştirmek ve dini yapıları güçlendirmek olarak, tanımlamıştı. Bu büyük proje kapsamında Vatan ve Millet caddeleri, Beyazıt-Aksaray hattının açılması; Şehzadebaşı’ndan Edirnekapı’ya uzanan, önce Şehzadebaşı, sonra Macar kardeşler, daha sonra da Fevzipaşa Caddesi olarak devam eden yolun açılması; Sirkeci-Florya sahil yolu, Eminönü-Unkapanı yolu, Karaköy Azapkapı yolu, Kemeraltı Caddesi. Karaköy’den Dolmabahçe’ye uzanan yolun genişletilmesi, Barbaros Bulvarı’nın açılması ve Boğaziçi Köprüsü’nün ilk planları yer almıştır.

Büyük yol ve meydanların açılması için Menderes döneminde 7 bin 289 bina istimlak edilerek yıkıldı. Bu süreçte, bitişiğindeki Getronagan okuluyla birlikte 2027.50 metrekarelik bir alan kaplayan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi de 15 Mart 1958 tarihli bir kararla istimlaka uğradı. Tarihi 14. yüzyıla ve Ceneviz dönemine kadar giden bu tarihi bina, istimlakin ardından 8 yıl sonra bugünkü şekliyle yeniden yapıldı. Eski plan şemasından tamamen farklı olarak inşa edilen Surp Krikor Lusavoriç kilisesi eski arsanın üçte birlik bir alanı üzerinde Ortaçağ Ermeni mimarisi tarzında inşa edilmişti. Batılı İstanbul’u Ortaçağ’a taşıyan bu yapı örneği, özgün tarzıyla mimarlık tarihinde Ortaçağ Ermeni mimarisinin revivalizmini simgeliyordu.

Bu dönemde, cadde üzerindeki Eski Cenyo, ünlü birahane Tokatlı, ünlü mezeci Yayla, postane, pastane, ayakkabıcı dükkanları, Mehmet Ali Paşa Hanı ve Yataklı Vagonlar Şirketi’nin bulunduğu han, ünlü İtalyan mimar D’Aranco’nun yaptığı Karaköy Camii de tarihe karıştı.

Kategoriler

Genel