VAHAKN KEŞİŞYAN

Vahakn Keşişyan

Diaspora İstanbul’u keşfediyor

Taksim olayları başladığında, diaspora sıradan günlerinden birini yaşıyordu. Daha bir ay geçmeden, diasporadakilerin, Türkiye’ye, İstanbul’a ve İstanbul Ermenilerine dair bunca şey öğreneceğini kimse tahmin edemezdi. Her şey Nor Zartonk’un sloganlarının sosyal medyada görülmesiyle başladı. Görüntüler yıldırım hızıyla yayıldı ve diaspora Ermenileri fark ettiler ki, İstanbul Ermenileri oldukça enerjik insanlardır, gösterilere katılırlar, yurttaş duruşuna sahiptirler. Bu görüntü, daha düne kadar küçümsenen bir toplum için oldukça çelişkiliydi elbette. Onyılların önyargıları üzerine kurulmuş olan algı nihayet yıkılmıştı. 
 
Bu konuda ilk önemli farkındalık Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından yaşandıysa, Gezi Parkı hareketi de, tartışmasız olarak, ikinci önemi farkındalık sebebi oldu. Hrant Dink cinayetinin ardından oluşan dalga, o tarihi cenaze töreninin yankıları diasporaya ulaşmıştı. Bu olaylar Türkiye’yi ve İstanbul Ermeni toplumunu değiştirdiği gibi, diasporayı da değiştirmişti. Hrant Dink’le başlayan silkinme, Sevag Balıkçı cinayeti ve Samatya olaylarına uzandı. Bu arada, Türkiye-Ermenistan protokollerini de unutmamalıyız. Söz konusu müzakereler diasporalı bireyleri eşi görülmemiş bir şekilde, en çok korktukları olguyla, Türkiye ile barışma fikriyle yüzleşmeye zorlamıştı.
 
Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönmesiyle, Halep, Beyrut ve diğer bölgelerdeki Ermenileri için, yaşadıkları ülkelerin, Türkiye’yle ilişkilerini pekiştirmesine tanık olmak sıradanlaştı. Buralardaki Ermeniler için, bir Türk’le karşılaşma olayı efsane olmaktan çıktı. Bu büyük değişimler, bölgedeki Ermenilerin kimliğinde de önemli etkilere yol açtı. Kurumlar, örgütler, hatta siyasi partiler, yaklaşımlarında, esmekte olan rüzgâr doğrultusunda değişikliklere gittiler. Bir yandan Ortadoğu’daki siyasi değişimler, bir yandan İstanbul Ermenilerinin yaşadıkları, diasporadaki Ermenilerin Gezi Hareketi’ne ilişkin tepkisi konusunda uygun bir zemin hazırladı.
 
Devrimler esnasında en zor olan şey, gerçekten de bir devrim olup olmadığını anlamaktır. İnsanlar öne atılmakta tereddüt ederler. Eğer devrim gerçekleşmeyecekse, ilk yanılan kendileri olmak istemezler. Diğer yandan, sona kalmak da istemezler. Üstelik, ne olduğunun farkına, ancak devrim tamamlandıktan sonra varacaklardır. Söz konusu örnekte eğer insan İstanbul’daysa, olayları algılamak ve yorumlamak daha kolaydır. Ama eğer Beyrut’taysan, CNN’in veya BBC’nin haberlerini izleyeceksin, devrim var mı, yok mu diye. Tabii, Facebook çağı başka... İnsanlar Beyrut’ta, daha ilk günden, tanıdıkları vasıtasıyla, yaşananın bir devrim olduğunu anladılar. 
 
Diaspora Ermenileri, İstanbul’da bir gösteri olduğunu gördüler. İnanılmaz ama gerçek; bu kadarı bile bir bilinç ve takip gerektiriyordu. Yani, bireysel olarak Türkiye siyasetiyle ilgilenenler her zaman bulunmuştur. Politize olmuş kesimler de İstanbul Ermenilerine dair fikir sahibidirler. Ama bu kez, geniş halk kitleleri olayları takip ediyor ve orada Ermenilerin de olduğunu, şu veya bu şekilde sürece dahil olduklarını fark ediyor. Surp Agop Mezarlığı hikâyesini sadece diaspora Ermeni basını değil, uluslararası basın da konu etti ve böylece, haber kitleselleşti.
 
Bütün bunların üstüne, bir de 1915 yılında idam edilen, Hınçak sosyalistler için yapılan anma törenine dair haberler geldi. Ertesi gün de, Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nin, etkinliği düzenleyenlere yönelik teşekkür mesajı yayımlandı.
 
Bu mesajda, Gezi Parkı direnişine de göndermeler vardı. 98 yıl sonra, belki de ilk kez, bir Ermeni örgütü, Türkiye’deki bir hareketle böylesine doğrudan bir ilişki kuruyordu. İşin bir de, her gün, her saat kurulan bireysel dostluklar boyutu var ki, ona değinmedik bile. Eski karşıtlıklar, Ermenilerin geleneksel temkinliliğiyle açıklanabilir belki; ancak Nor Zartonk’un ‘Musa Dağ’da 40 gün, Gezi Parkı’nda 14. gün’ şeklindeki ifadesi, aradaki duvarları kesin olarak yıktı.
 
Son iki yıl boyunca, ‘İstanbul-diaspora’ temalı, en azından birkaç film yapıldı. Arada ‘Ermeni-Türk’ temalı filmler de var. Sanatçılar ve aydınlar karşılıklı ziyaretlerde bulundular ve birlikte konferanslara katıldılar, pek çok resmi ve bireysel girişimler gerçekleştirildi. Ama görünen o ki, hepimizin ihtiyaç duyduğu şey, “Bahar geldi... Gezi Parkı bizimdir...” demekmiş.