Yitik anılara ve ardında kalanlara

FATMA BETÜL BAKIRCI

Vahan Totovents’in ona kucak açan, yuva olan memleketini okuma fırsatını ‘Yitik Evin Varisleri’nde buluyoruz. Buram buram taşra kokan, her bir ayrıntısında özlem uyandıran ‘yitik’ bir anı-roman. Öte yandan ‘Yitik Evin Varisleri’ bir yokluk metni olarak da okunabilir. Sadece mânen değil madden de kaybolmuş bir memlekete döneriz. Güneş artık bu topraklar üzerine doğmazken Vahan Totovents onunla ısınmak çabasındadır. Kevork, Hasig, Siranuş ,Tzaynig ve diğerleri artık yoktur. Örtük bir dille kurulan bu anlatı, okuyucuyu geçmişin kör noktalarında gezinmeye davet eder. Najda Demircioğlu tarafından çevrilen, Rober Koptaş’ın editörlüğünü yaptığı ‘Yitik Evin Vârisleri’, 2002 yılından beri Aras Yayıncılık’ta okurlarıyla buluşmayı bekliyor.  

Yokluk

Totovents anlatıda yokluğu ilmek ilmek işlemektedir. Sokaklarda dolaşırken kapıların ardı her zaman açık kalır. Döndüğü geçmişte Totovents’i karşılayacak hiç kimseyi bulamayız. Metindeki ‘yokluk’ hissine, Totovents’in hatırlama pratiği ile birlikte varırız. Rebeka’yı hatırlamak , belki de Totovents’in kaybına en yoğun biçimde yaklaştığımız anlardan biridir: “Teyzemin kızı Rebeka, iri yapılı, sağlıklı, çalışkan, akıllı, şair ruhlu bir kızdı. Sırf kocaman mavi gözleri bile yıkılan gökyüzünü tastamam onarmaya yeterdi. O gök, henüz şafağını süren Rebeka’nın boy atmış beyaz zambaklarının üzerine yıkılıverdi. Rebeka’yı Arap çöllerine götürdüler… Onun güneşten alnına ve yanaklarına benler kazıdılar. Bütün bunları duyunca yüreğim dağlandı. Rebeka, senin korkunç alın yazın önünde eğiliyorum. Kardeşinin gözyaşlarını kabul et…” (73). Tabiatla ruhaniyet öylesine sıkıntılı bir  birliktelik içerisinde anılır ki Totovents’te, 1915’in sancısını ‘vârisler’ olarak hissetmeden duramayız. Vahan Totovents yalnızca kendi sıkıntısını anlatmakla kalmaz, okuyucuyu da 1915’in ardına davet eder. 

Kaybın temsili

‘Yitik Evin Varisleri’nde özlem duyulan her şey bir ‘ana’ oluyor. Güneş gibi sıcak, kudretli. Güneş gibi bulunduğu yeri aydınlatan. Bir anne, bir kavak ağacı, bir at, bir köpek sürüsü. “Devasa kollu kıpkırmızı bir günbatımı iniyor üstüme. Rüzgârlar ağıt yakıyor, dünya soğuk. Kapatın dünyaya kapıları. Annem mavi dağlarda yükselen güneşin içinden bana gülümsüyor, güneş ışınlarında saçının buklelerini görüyor, sesini duyuyorum” (29). Bir yandan ‘ana’ geçmişte kalan, bırakılmak istenen, bir şey; diğer yandansa geçmişle bugününü bağlayan tek bağ. Totovents’i o ‘eski ülkesi’ne götürebilecek hâtıraların çoğu anayla. Zaman bu metinde durgun.  Dikkate değer olarak gördüğüm, Totovents’in kendisinin de bu durgunluk içerisinde kaybolmak istediği. Hani diyor ya İstanbul’u ilk gördüğünde, “İstanbul’u hayal ettiğim gibi bulmak istiyordum” (166) diye. Tam da böyledir hâtırası geçmişin onun için. Olduğu hâliyle değil tahayyül ettiği hâliyle orada olmalıdır geçmiş. Çünkü Totovents yok olmuş bir hayatı canlanmaya çalışır. Ona ne kadar eşlik edebiliriz? Rebeka’nın trajik sonunu ne kadar anlayabiliriz? Güneş batıyor, gök yıkılıyor Totovents için. Yaşananlar ilginçtir ki örtülü bir şekilde anlatılıyordu. Fakat vârisler susmuyordu. ‘Yitik Evin Varisleri’, felaketi duyumsayanın ruhuna ve edebiyatına sokuyordu bizleri. Taşra anlatısı içinde canlanıyordu anılar. Uğursuz güvercinler gibi etrafa savruluyorlardı. İşaretlerle dolu bu metinde izleri sürerken bitmediğini fark ediyoruz. Çoğalıyor, çoğalıyor… Çoğaldıkça susuyor metin. Belki de Totovents susturuyor bilinçli olarak ânılarını. Ve, “Şimdi, yorgun başımı gökyüzünün o mavi mermerinde dinlendirmek, ağaçlar, nehirler ve yıldızlardan taşan o şarkıyı dinlemek isterdim” (s.166) dilekleri ile ‘Yitik Evin Varisleri’ni kapatıyoruz. Vahan Totovents ile birlikte o eski ülkeye son kez selam veriyoruz. Hâlâ oradalar mı?

Yitik Evin Vârisleri

Vahan Totovents

Çeviri:
Najda Demircioğlu

Aras Yayıncılık

166 sayfa.

Kategoriler

Kitap ԳԻՐՔ