Yetvart Danzikyan yazdı: Bana Anayasa başlangıcını söyle...

Anayasa’da vatandaşlık tanımıyla ilgili önerim kısa ve net: “Bu ülkede yaşayan ve bu ülkeden gitmek zorunda kalan herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıdır.” Bence bu kadarı pekâlâ yeter.

YETVART DANZİKYAN

yetvartd@ttmail.com

Yeni anayasa çalışmaları hızlanınca partiler de anayasa için tekliflerini hazırlardılar ve TBMM Başkanlığı’na sundular, geçen hafta. İşin doğrusu, tüm teklifler biraz ilgiyi hak ediyor. Gerek AKP, gerek CHP, gerek BDP’nin teklifleri kimi zaman ilginç, kimi zaman demode, kimi zaman da hayli yenilikçi ifadeler içeriyor.

CHP ile başlayalım. En ilginci onlarınki, çünkü Çatalhöyük’le başlama ihtiyacı görmüşler. Başlangıç bölümünü kesip yapıştırıyorum:

“Çatalhöyük’ten bu yana toprağı yoğurup, uygarlığı inşa eden, bin yıldır dostlukla yaşayan; Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Orta Asya’dan, Mezopotamya’dan yollara düşen, Anadolu’da buluşan kadim uygarlıkların mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti Ahalisi; Çanakkale’de, Sakarya’da, Afyon’da, İstiklal Destanını dünyaya haykırmış, mazlum uluslara rehber olmuş; Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde her türlü ayrımcılığı reddederek, farklılıkları ve kültürel çoğulculuğu, ulusal bütünlük anlayışı içinde zenginliklerin kaynağı olarak kabul eden...”

Böyle gidiyor. Türkiye’nin kendini kandıran bir ülke olmasını istiyorlar hâlâ. Konuya Çatalhöyük’le girme romantizmini geçelim ve peşine gelen “bin yıldır dostlukla yaşayan” tanımına gelelim. Nasıl bir dünyada yaşıyor acaba CHP? Ve dediğine kendisi de inanıyor mu acaba? Madem başlangıç çizgisini bin yıl öncesine çekmiş, biz de oradan başlayalım. Bu bin yıl, Türkmen ve Alevi katliamlarına, iç savaşlara (‘Fetret Devri’ dediğimiz, bir iç savaştır aynı zamanda), Celali isyanlarına, şehzadeler arası savaşlara, şehzade-padişah savaşlarına, taht ve şehzade katliamlarına, Balkanlar’da bağımsızlık mücadelelerine ve bunla ilgili hayli sert bastırma hareketlerine, Arap bağımsızlık hareketlerine ve yine sert bastırma hareketlerine, 1800’lerin sonlarında başlayan ve 1915’te zirveye ulaşan Ermeni katliamlarına, 1920 öncesinde bilhassa Ege’de Rumları yıldırma ve kaçırma harekâtlarına, 1934’te Yahudi Pogromu’na, 1930’ların sonlarında Dersim’de yeni bir Alevi katliamına, 1943’te Varlık Vergisi vesilesiyle Hıristiyan-Yahudi mülklerinin devralınması harekâtına, 1955’te Hıristiyan-Yahudi yağmasına, 1964’te yeni bir etnik (Rum) transfere, son 100 yıl boyunca birçok Kürt isyanına ve sert bastırma hareketlerine tanık olmuştur. Bu mu “bin yıldır dostlukla yaşayan” Türkiye Cumhuriyeti ahalisi? Elbette Anayasa’nın giriş metnine bunları yazmak gerekmiyor ama kendimizi kandırmaktan artık vazgeçsek. Bütün bu olup bitenler, o eşsiz ‘Anadolu hoşgörüsü’nün aslında gerçeği yansıtmadığını, merkezi otoritenin her dönem bu topraklarda yaşayanlarla derdi olduğunu, ve Atatürk dönemi de dahil olmak üzere merkezi sistemin sürekli merkezkaç hareketler yarattığını ortaya koyuyor. Bununla artık yüzleşsek iyi olur.

AKP’ye gelelim. Başlangıç bölümü şöyle:

“Herkesin insan haysiyetinden kaynaklanan evrensel hak ve hürriyetlere sahip olduğu inancıyla her türlü ayrımcılığı reddeden, kültürel zenginliğimizin kaynağı olan etnik ve dini farklılıklarımıza saygı duyarak müşterek tarihimiz ve değerlerimiz etrafında birlikte yaşama arzusuyla hareket eden biz Türk Milleti; demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayanan bu Anayasayı egemen irademizin ifadesi olarak kabul ve ilan ederiz.”

Gayet makul başlayan paragraf, ortalarda bir yerde, “biz Türk Milleti” ifadesiyle o alışıldık güvenli sulara dönme ihtiyacı hissetmiş. “Böyle olması normal” denecektir muhtemelen, ancak bu kadar tartışmanın ve ‘sürecin’ ardından daha kapsayıcı bir ifade bulmak herhalde mümkündü. Ya da belki, bir ifadeye yer vermemek. Başlangıç bölümünde yine klasik devletin artık ezberlettiği formülasyon olan “Türkiye Devleti ülke ve millet olarak bölünmez bir bütündür” ifadesi de ihmal edilmemiş. Şunu artık anlamak lazım: Soğukkanlı biçimde düşündüğümüzde, bu cümle aslında topluma hiçbir şey söylemeyen, ya da şöyle diyelim, toplumu devletin doğal bir uzantısı, organı haline getiren, daraltıcı, boğucu, resmi bir toplumu imleyen bir ifadedir. Sonuçta evet, şu ülkede beraber oturuyoruz işte. Devlet / ülke / millet / bölünmez bütün vs. – bunlar bildiğimiz 12 Eylül formülasyonları.

Bunların yanında BDP’nin teklifi daha makul görünüyor. “Biz Türkiye Halkı” diye başlayan paragraf –ki bu ifade de tartışılabilir– “bütün bireylerin ve halkların, evrensel insan hak ve özgürlüklerine sahip olduğu inancını taşıyoruz. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken ve benzeri hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin eşit olduğunu kabul ediyoruz. Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimlikler, kültürler, diller ve inançlar bu anayasanın güvencesi altındadır” diye devam ediyor. BDP ayrıca bölge meclisleri ve adem-i merkeziyet öneriyor ki bu, mevcut yapıyı bence bir miktar rahatlatacak bir formül olabilir. Yine, “Hiçbir ideoloji, din, inanç ve yaşam tarzı devlet tarafından himaye edilemez veya vesayet altına alınamaz” ifadesi de önemli. Zira devletin Sünni İslam yorumunu merkezine alması ve tüm bir Diyanet organizasyonunu buna dayandırması, çözüm bekleyen problemlerden biri. AKP’nin de, CHP’nin de bu konuya pek kafa yormadığı anlaşılıyor. Mevcut durumda tüm dikkatler ‘Türk’ ifadesinina anayasada nasıl yer alacağı üzerine toplanmış vaziyette. Oysa ‘inanç’ meselesinin de (sadece Aleviliği değil Hıristiyan dinini, mezheplerini ve Anadolu’ya özgü diğer inançları da birlikte düşünmek lazım burada) ‘millet’ kadar önemli olduğunu, bu konuda da bir ‘nötralizason’ gerektiğini söylemek lazım.

Yine başlangıç bölümlerine dönersek; benim önerim gayet kısa: “Bu ülkede yaşayan ve bu ülkeden gitmek zorunda kalan herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıdır.” Bence bu kadarı pekâlâ yeter.