Mehmet Ağar’ın Sorgusu için 3 soru

Mehmet Ağar, 90’larda gerçekleşen faili meçhul cinayetler hakkında bugün çapraz sorguya alınıyor. Mehmet Ağar’ın bu dönemdeki rolünü, 90’lardaki zorla kaybettirilmeler üzerine çalışan Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucularından ve program yöneticisi Özgür Sevgi Göral yazdı.

ÖZGÜR SEVGİ GÖRAL

Kenan Bilgin, 12 Eylül 1994 sabahı Ankara Dikmen’de bir otobüs durağından sivil polislerce gözaltına alındı. Daha sonra, kardeşi İrfan Bilgin’i kimliğini açıklamayan biri üç defa aradı ve kendisine ağabeyinin üç diğer kişiyle beraber Gölbaşı’nda tutulduğunu, gördüğü işkenceler sonrasında durumunun ciddi olduğunu söyledi.

Kenan Bilgin

Ailenin ve İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi’nin tüm çabalarına rağmen daha sonra Bilgin’den haber alınamadı. Aile, kendileri de 12-27 Eylül tarihleri arasında Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulan, Kenan Bilgin’i gözaltında gören ve işkenceye tabi tutulduğuna şahit olan 10 tanığa ulaşarak yazılı ifadelerini topladı; savcılığa yeniden başvurdu ve Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polislerden şikâyetçi oldu. Açılan davada bir avukat da Kenan Bilgin’i gözaltında gördüğünü belirterek, Bilgin’in kendisine 22 gündür gözaltında tutulduğunu ve polisin kendisini kaybetme niyetinde olduğunu düşündüğünü, ailesine haber vermesini istediğini söyledi. Emniyet Müdürlüğü ise Kenan Bilgin’in gözaltına alındığını inkâr etti, iç hukuk yollarından hiçbir sonuç alınamadı; adalet sistemi bir zırh gibi failleri korudu. Kenan Bilgin sivil polislerce alınıp kaybedildiği sırada Mehmet Ağar Emniyet Genel Müdürü idi.

Atilla Osmanoğlu, Diyarbakır’da bir bakkal dükkânı işletmekteydi. 25 Mart 1996 tarihinde, sabah 11 sıralarında, Atilla Osmanoğlu’nun babası Muhyettin Osmanoğlu dükkâna geldi ve iki adamın oğlunu dükkândan dışarı çıkardıklarını gördü. Adamlar silahlılardı ve telsiz taşıyorlardı. Muhyettin Osmanoğlu’na polis memurları olduklarını ve Atilla’yı emniyet müdürlüğünde kantin hizmeti sağlaması için sözleşme teklifi yapmaya emniyet müdürlüğüne götüreceklerini, yarım saat içinde de geri getireceklerini söylediler. Giderken yanlarına bir kutu şeker ve bir kilo çay da aldılar. Daha sonra Atilla Osmanoğlu’ndan haber alınamadı. Babası valiliğe ve savcılığa defalarca başvuruda bulundu, hiçbir yanıt alamadı. 4 Temmuz 2005 tarihinde, Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan itiraflarında eski JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan, Atilla Osmanoğlu’nun kaçırılarak öldürülmesi olayını ayrıntılarıyla anlattı. Aygan, Atilla Osmanoğlu’nun JİTEM tarafından kaçırıldığını, –aynı zamanda Koçero olarak da bilinen– Cindi Acet tarafından, cesedin teşhisinin mümkün olmaması için başının çekiçle ezildiğini ve Cizre-Silopi karayolundan Habur Gümrük Kapısı’na doğru giderken yoldaki bir petrol tankerine atıldığını anlatıyordu. Ailenin ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin çabalarıyla, Silopi Kimsesizler Mezarlığı’na defnedilen ve üzerindeki kıyafetlerden Osmanoğlu olduğu düşünülen beden üzerinde, özellikle yüzdeki işkence izlerinin yarattığı tahribat nedeniyle, kesin teşhis yapılamadı. Atilla Osmanoğlu kaçırılıp öldürüldüğü sırada Mehmet Ağar Adalet Bakanı idi.

Halil Birlik 

Silopi’de esnaf olarak çalışan Halil Birlik, 1996’da bir yandan Irak’la ticaret yapmaya başladı. Bir süre sonra adının ölüm listesine alındığı dedikoduları ilçede yayıldı. 7 Kasım 1996’da, sabah 07.30 civarında, eşinin kardeşi Mehmet Bilgeç’le birlikte bir taksiyle Irak’a gitmek üzere yola çıktı ve ikisinden de bir daha haber alınamadı. Bir görgü tanığı Habur Sınır Kapısı’nda çıkış işlemlerini tamamladıktan sonra araçlarının bir ekip tarafından durdurulduğunu, Halil Birlik ile Mehmet Bilgeç’in gözaltına alındığını, kendisinin ise serbest bırakıldığını aileye anlattı. Birlik ve Bilgeç aileleri Silopi Emniyet Müdürlüğü’ne ve Jandarma Komutanlığı’na başvurdu ancak ikisinden de aynı cevabı aldı: “Bizde yok, Irak’a geçmiş görünüyorlar.” Aileler ilk birkaç gün içinde dönemin DYP’li Silopi Belediye Başkanı Neşet Öktem’le ve DYP Şırnak milletvekili Mehmet Tatar’la görüştü; ikisi de yapabilecekleri bir şey olmadığını söyledi. 1992-1995 arasında JİTEM, sonrasında da TSK bünyesinde çevirmen olarak görev yapan ve 2009’da Cihan Haber Ajansı’na konuşan Yıldırım Beyler, iki iş adamınının adının infaz listesine o yıllarda Özel Kuvvetler bünyesindeki Muharebe Arama Kurtarma Birliği Tabur Komutanı Mustafa Levent Göktaş tarafından eklendiğini söyledi. Beyler, iki işadamının aracını Irak’a geçiş için kullanılan Hezil Çayı üzerindeki 48. köprüde durdurarak aracına aldığını ve onları bölgede Mete Yüzbaşı olarak bilinen Mustafa Levent Göktaş’a teslim ettiğini; sorgularının ardından infaz edildiklerini ve Ateşalan mevkiine gömüldüklerini anlattı. Bu itiraflardan sonra Şırnak Barosu’nun ve ailenin çabasıyla anılan bölgede Şubat 2010’da yapılan kazılardan da sonuç alınamadı[1]. Halil Birlik ve Mehmet Bilgeç kaybedildiği sırada Mehmet Ağar İçişleri Bakanı idi.

Mehmet Bilgeç 

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi olarak hazırladığımız ve bu alanda çalışmış tüm hak örgütlerinin verilerini tasnif ederek oluşturduğumuz kesin olmayan listeye göre Türkiye’de 1993 yılında 103, 1994 yılında 518, 1995 yılında 232 ve 1996 yılında 170 kişi zorla kaybedildi[2]. Mehmet Ağar da tüm bu yıllarda çok kilit pozisyonlarda görev yapmış bir ‘devlet büyüğü’. 1993-1995 yılları arasında Emniyet Genel Müdürü, 1996’da çok kısa bir süre için Adalet Bakanı hemen sonrasında da İçişleri Bakanı oldu.

O yıllar, binlerce insanın kaybedildiği ve infaz edildiği, olağanüstü hal bölge valilerinin sınırsız yetkilere sahip olduğu, ‘kahraman kaymakamlar’ın asker ile birlikte PKK gerillası yakalamak için askeri operasyonlara katıldığı, savcıların kayıp yakınlarının verdiği dilekçeleri buruşturup çöpe attığı, gerilla cenazelerinin ibret olsun diye sokaklarda sürüklendiği ve polislerin ‘Kahrolsun İnsan Hakları’ sloganı atarak yürüyüş yaptığı yıllar…

11 Temmuz Cuma günü, Mehmet Ağar’a Ayhan Çarkın’ın daha önce verdiği ifadelere dayanarak bu yıllarda yaptıkları hakkında sorular sorulacak. Sadece Kenan Bilgin, Atilla Osmanoğlu ve Halil Birlik ile Kamil Bilgeç’in akıbetini sormak 3 soru eder ama Ağar’a sorulabilecek buna benzer binlerce kişi ve dolayısıyla binlerce soru var. Zamanında ‘Devlet için bin operasyon yaptık’ demiş biri olarak Ağar bu sorulara çok da şaşırmaz. 90’lar boyunca failleri yargılanmamış, sorumluları hesap vermemiş, imha edilmiş binlerce beden var. 90’ların ‘topyekûn savaş’ konsepti tam da bu imha edilmiş bedenler, onların yargılanmamış failleri ve bu konsepti destekleyen geniş toplumsal uzlaşma üzerinden kuruldu, inşa edildi. Bugün geçmişle hesaplaşma, ancak faillerin hesap vermesiyle başlayabilir. Çıkarılan yasalar, ancak topyekûn savaş döneminin bugün de etkisini sürdüren siyasi ve hukuki bakiyesiyle hesaplaşırsak anlamlı olabilir. Zira ancak böyle bir hesaplaşma 90’lı yıllar ile bugün arasındaki sürekliliği sorgulayabilir, cezasızlık zırhını kırabilir ve yapısal çözümler için zorlayıcı olabilir. Geçmişin adaletsiz düzeniyle aramıza bir mesafe koyabilir. Mehmet Ağar’a sorulacak sorular ve vereceği cevaplar olmadan ne kadar ‘helalleşsek’, ne kadar ‘uzlaşsak’ eksik kalır.

[1] Kayıpların ayrıntılı hikâyeleri için bkz. www.zorlakaybetmeler.org

[2] Özgür Sevgi Göral, Ayhan Işık, Özlem Kaya (2013) Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler, Hakikat, Adalet ve Hafıza Çalışmaları Derneği Yayınları: İstanbul, s. 22