Bir hazin hikâye / lensler konuşabilseydi

Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos'un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı 'Lensler konuşabilseydi' başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.

Çocukken kuş avlama konusunda şansım hiç yaver gitmemiştir. Kamışlı ve çevresi, kuş avcıları için cennet gibiydi. O günlerde ta Lübnan’dan kalkıp gelirmiş avcılar, tüfekler ve gerekli malzemelerle donanmış vaziyette, biraz spor yapmak için. Biz çocukların ise el yapımı sapanları vardı. Sapan yapmayı hepimiz bilirdik. Çatallı bir ağaç dalı alınır, kabuk kısmı keskin bir bıçakla sıyrılır, çatalın iki ucuna, eşit uzunlukta, sağlam birer lastik parçası bağlanır. Sonra kunduracıya gidilir, yalvar yakar bir parça artık deri alınır, iki ucuna birer delik açılır, kauçuk lastiklerin açıkta kalan uçları o deliklerden geçirilip deri parçasına bağlanır; o parça, taşın yerleştirileceği yuva olur. Ben de çocukken, diğer çocuklardan öğrenmiştim sapan yapmayı. Sıradan bir çocuk, diğer çocukların sahip olduğu ve yaptığı şeyleri norm olarak görür, kendisi de normal olmak ister. Velhasıl, benim de bir sapanım vardı ama kuş vurmayı bilmiyordum. Sapanı yalnızca, evin duvarlarının önüne yan yana küçük nesneler koyup atış talimi yapmak için kullanırdım. Ama tabii, amcam Hovsep beni pikabıyla birçok kez ava götürmüştü. Kırlarda ava çıkmaya bayılırdı. Kucağında havalı tüfeği, bir yandan pikabı sürer, bir yandan da kuş sürüleri arardı. Ben de yan koltukta otururdum. Bir sürü gördüğünde heyecanla “Beco, Beco! Çabuk, direksiyonu tut!” diye bağırırdı. Ne yapmam gerektiğini bilirdim. Amcam tüfeği alıp uçan kuşlara nişan alırdı, ben de onun kadar heyecanlanmış vaziyette, direksiyonu sabit tutardım. Amcam bazen kuşlardan birini vurur, bazen de ıskalardı. Iskaladığında kuşlara küfrederdi. Ama çoğu zaman, elimizde bir sürü küçük kuşla dönerdik eve. Babaannem bizim için bu küçük kuşları kızartırdı; enfes olurlardı. En iyi lokantalarda bile o kadar lezzetlisine rastlamamışımdır.

Amcamın tüfeğiyle ateş etmeyi hiç denemedim. Ama hayatımda iki kez sapanla kuş vurmayı denedim. Bir sabah, kuzenim Haço’yla birlikte, şehrin hemen dışına, sapanla avlanmaya gittik. Epey uzun bir süre, telefon tellerinin üzerine tünemiş, güvercine benzer bir kuşu vurmaya çalıştık. Durmadan sapan atıyorduk, en az bir kez taşı kuşun göğsüne isabet ettirmiştim ama bir türlü ölmüyordu. Bir yerine taş değince biraz uçup başka bir tele konuyordu. Evden çok uzaklaşmıştık, vakit öğleyi geçmişti. Nihayet, belki taşların darbelerinden, belki de kovalanmaktan çok yorulduğu için düşüp öldü. Büyüklüğüne şaşırmıştık; güvercinin neredeyse iki katıydı. Koşa koşa Haçoların evine gittik. Çok yorulmuştuk. Yengem Lusine kuşu bütün bir öğleden sonra pişirdi, sonra yemeğe oturduk. Et öyle sertti ki, çiğnemek neredeyse imkânsızdı. Yediğim en iğrenç yemekti. Üstelik, parlak gözleri ve sürekli devrilip sarkan boynuyla o kuşun görüntüsü günlerce gözümün önünden gitmedi. Büyük bir pişmanlık duymuştum.

İkinci kez ava çıkışım bizim mahallede olmuştu. Kamışlı’daki evlerin çoğunun avlusunda dut ağacı vardı; yazları bu ağaçların dalları serçelerle dolardı. Bir avludan bir avluya geçe geçe, sonunda bir kuş vurdum. Neredeyse ayaklarımın dibine düştü. Önce kendimle gurur duydum. Ama kuşu yerde hareketsiz yatarken görünce yüreğim burkuldu. Çok masum ve minikti. Onu öldürmüştüm, kendimi suç işlemiş gibi hissediyordum. Hem de yok yere... Ben yere eğilinceye kadar bir kedi koşup onu kaptı, evin bitkilerle dolu bahçesinde kayboluverdi. O anda, hayatım boyunca bir daha kuş öldüremeyeceğimi anlamıştım.

Bir kuşu incitmenin nasıl ciddi bir şey olduğunu ise sonraları, yedi yaşımdayken kavradım. 2011’de, Edirnekapı’daki kuş pazarında çektiğim bu fotoğraf, o uyanışı hatırlatıyor bana. Bir kış günü okuldan dönerken, yan sokakların birinden gülme sesleri duydum. Yüzleri duvara dönük şekilde oturmuş, 13-14 yaşlarında iki çocuğun sırtlarını gördüm. Önce neden güldüklerini anlamadım. Sonra yavru kuşları fark ettim. Hayatımda gördüğüm en üzücü, en vahşice şeylerden biriydi. Duvarın dibine üç yavruyu yan yana koymuş, sapanlarına hedef yapmışlardı. Zavallı yavrular zorlukla ayakta duruyorlardı, çok korkmuşlardı. Sağ sola kaçışıyor, panik içinde birbirlerine çarpıyorlardı. Çocuklar kıkırdıyor, yavrulara sapan atmaya devam ediyorlardı. Seyredemedim. Müdahale de edemedim, çünkü çocuklar hem benden çok büyüktü, hem de belli ki çok acımasızlardı. O an içimde bir şey öldü. Karanlık gökyüzünün ve çiseleyen yağmurun altında, titreyerek eve yürüdüm. Yüreğim paramparça olmuştu, dehşete düşmüştüm. Tanık olduğum gaddarlık yüzünden mi, yoksa kalpsiz zorbaların gücü karşısında aciz kalma korkusundan mı, hâlâ bilmiyorum. Ama o karanlık gün gördüğüm üç yavru kuşun gözlerindeki endişe ve korkunun, bu fotoğraftaki kuşların gözlerindekiyle aynı olduğuna emin olabilirsiniz.

                                                                                                                    İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



Yazar Hakkında