'4+4+4 Kemalizm’e benzer bir toplum mühendisliği girişimi '

Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adında bir kitap çıkartan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Güven Gürkan Öztan ile çocukların politize edilmesinde eğitimin rolü, ders kitaplarındaki ayrımcı ifadeler, din ve dil eğitimi, 4+4+4 gibi meseleleri konuştuk.

 

ALÂRA KUSET

Öztan, eğitimde 4+4+4 değişikliğinin Kemalizm’e benzer ve rövanşist bi toplum mühendisliği girişimi olduğunu düşünüyor.

• Kitabınızda, ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla çocukların siyasal tasavvurların devamını sağlayacak birer nesne gibi görüldüğünü belirtiyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Modern ulus devlet öncesinde çocukların ve yetişkinlerin eğitimlerinde birden fazla yapı ve özne varken, ulus devletleşme sürecinde eğitimin standartlaşması, merkezileşmesi gibi parametrelerle tek öznenin devletin kendisi olduğu bir eğitim sistemi yaratılır. 19 yüzyılın sonlarında ulus devletin eğitimi bu şekilde kontrolü altına almasının amacı, yarattığı yeni iktidar ilişkilerini ve vatan tasavvurunu taşıyacak bireyler yetiştirmek. Bu kontrol mekanizması, kontrol edene bir güç ve iktidar verirken, kontrol edileni de acizleştirip nesneleştiriyor.  Devletin yarattığı bu durumun sadece çocuklar için değil, uzun süre kadınlar ve mülksüzler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. 

EĞİTİM İTAATKÂR NESİLLER YETİŞTİRMEYİ AMAÇLIYOR

• Eğitim yoluyla nasıl çocuklar yaratılmak isteniyor?

Tesis edilen rejimin “en iyi form” olduğuna dair sarsılmaz inanç besleyen çocuklar olmalı bunlar. Kendi yaşadığı ülkeyi adeta yeryüzü cenneti gibi gören, kendini o devlete ve ona bağlı olanlara adamış bir çocukluk. Elbette “düzen”e ve “düzen kurucular”a sorgusuz sualsiz itaat… Tabii konjonktürel olarak bunlara eklemlenenler var; tasarruftan tutun da belirli fiziksel özelliklere kadar.

• İncelediğiniz üzere, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte oluşturulan ders kitaplarında ayrımcı ifadeler büyük bir yer tutuyor. Türk ve Müslüman olmayanı ötekileştiren; Ermenileri, Rumları ‘hain’ ve işbirlikçi ilan eden bu nefret söyleminin çocuklar ve toplum üzerinde nasıl bir etkisi var?

Aslında bu konuda en ilginç olan mesele,  büyük bir çocuk aşkıyla işe başlayan modern devletin, kendi ideolojisini netleştirirken Balkan Savaşları’yla birlikte steorotipleri yeniden üretmesi. “Hain”, “işbirlikçi” gibi kategoriler genelde “bizden olmayan”ın yetişkinine atfedilen değerlerken, bir bakıyoruz ki kitaplarda aynı ölçekte çocuklara da sirayet ettirilmiş. Türk ve Müslüman olmayan bu çocuklar bu iklimde Türk ve Müslümanları döven, onların paralarını alan, onlarla alay eden tipler olarak karşımıza çıkıyor. Yani büyüklerinde ne görmek istiyorlarsa çocuklarına da bunu yansıtıyorlar. Bence burada kırılma noktası şu, bu sadece tarih ve edebiyat ders kitaplarında olsa belki tolere edilebilecek bir şeydi, fakat popüler matbuat, çocuklar için üretilen edebi metinler ve dergilerde de aynı şey tekrarlanıyor ve bu tekrarlamanın kendisi, zaten hızla Müslümanlaştırılan ve Türkleştirilen bir coğrafyada önyargıları ve zenofobik eğilimleri perçinliyor. Bu eğitimin farklı düzlemlerdeki etkilerini, ileriki yıllarda Varlık Vergisi’nde, 6-7 Eylül’de, 64 Kıbrıs Olayları sırasında ve daha nicelerinde görüyoruz.

• Nasıl ortaya çıkıyor bu etkiler?

Kalıplaşmış düşman tasavvuru, provoke edilmeye hazır bir kategori; kritik anlarda hemen başvurulan bir referans noktasıdır. Yıllarca Türk ve Müslüman olmayanlara karşı önyargılarla yetiştirilmiş nesiller, böylesi zamanlarda ufak bir kıvılcımla ortalığı yangın yerine çevirebilirler. İşin içerisine şayialar, komplo teorileri ve servet hırsı gibi çok dillendirilmeyen şeyler de giriverir. Olup biten de büyük ölçüde buydu.. Bugün benzer hadiselerde sadece “derin devleti” müsebbip olarak göstermek yetmez, çünkü onun üzerinde hareket edeceği bir zemin peyderpey inşa edilmişti zaten.

• 1930’lu yıllardan itibaren ‘düzgün’ Türkçe konuşmak önemli bir vatandaşlık kriteri haline geldi; 1928’de başlatılan“vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları hız kazandı. Bu dil politikasında eğitim nereye oturuyordu? 

30’lu yılların belki en karakteristik özelliği yurttaşlık formatı ve etnik kimlikler arasındaki gerilim. Bir yandan yurttaş formülasyonuna rağbet eder gibi görünüyorlar, fakat kafalarında etnisist karakterli bir milliyetçilik var. Bunun en net gözlemlenebileceği yer dil. Çünkü dil, aynı zamanda gündelik hayattaki pozisyonları ve akışı da belirliyor. Dolayısıyla, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, yurttaşlık temelinde bir Türk kimliği oluşturmaktan çok, kamusal hayatta istenilen bir iletişim yöntemiyle iktidar kurma derdinin sonucu. Burada dezavantajlı olanlar, yani zaten anadili Türkçe olmayanlar, çocuklar dahil, kınanan, dışlanan hatta aşağılanan özneler haline getiriliyor. Bu sadece gayrimüslimleri de kapsamıyor. Müslüman olup anadili Türkçe olmayan bütün grupları kapsıyor. Türkçe konuşmayan herkesi kategorik olarak yurttaşlığın dışına atan bir söylem hâkim bu dönemde.

ANADİLDE EĞİTİMİ YANLIŞ TARTIŞIYORUZ

• Tüm bunlardan hareketle, bugün tartışılan anadilde eğitim meselesine dair neler söylenebilir?

Tartışma zeminimiz o günlerden çok farklı değil. Biz bunun ne kadar doğal bir ihtiyaç ve haklı talep olduğu konusunu konuşmadan evvel, “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne ne kadar halel getirir, ne kadar getirmez” rezerviyle bakıyoruz meseleye. Eğer çocuklar bizim için bir özneyse ve bu onların ihtiyacıysa, o zaman burada neden savunma yapıyoruz? Biraz galiba şunu kurcalamak lazım; eğitimi kendi politik projeksiyonlarımız için değil, ihtiyaçlar ve talepler için, bunlara bakarak formüle etmeliyiz. Oysa biz eğitime bir güvenlik ve rejim meselesiymiş gibi yaklaşıyoruz. Dolayısıyla bunu sağlıklı tartışamıyoruz ve korkularımızı yeniden üreten meseleler haline getiriyoruz. Burada yine olan öznelere oluyor ve biz mahrumiyetler ya da yasaklar üzerinden kendimize meşruiyet devşiriyoruz ki bence burada çok sağlıksız bir yere savruluyoruz.

• Erken Cumhuriyet döneminde seküler bir din eğitimi politikasına rastlarken, 1980’den günümüze uzanan süreçte bu politikanın neredeyse tamamen değiştiğini; dinin eğitimde çok önemli bir yer kazanmaya başladığını kitabınızda belirtiyorsunuz. Bu farkın toplum üzerindeki etkileri hakkında neler söylenebilir?

30’lu yıllarda din eğitimi mecburi olmaktan çıkarılıyor ve daha sonra da adım adım müfredatın dışına çıkarılıyor; çünkü dinin toplumu düzenleme işini seküler kurumlara ve cumhuriyetçi erdemlere devretmek gibi bir niyet var. Biz orada şunu görüyoruz ki, toplumdaki itaat-otorite ilişkileri cumhuriyetçi erdem zemininde kuruluyor. 12 Eylül darbesi sonrasında ise, sol içerisindeki hümaniteryan evrenselci vurgulara ulus-devletçi ya da restorasyoncu bir cevap vermenin yeterli olamayacağına inanan muktedirler, toplumdaki itaatla otorite ilişkilerinin bağını daha köklü bir yerden, din üzerinden kuruyor. Bence din eğitimi, toplumu dindarlaştırmaya yöneldiği için değil, toplumdaki itaat-otorite ilişkilerini yeniden kurduğu için bu kadar pragmatik bir şekilde sarılınan bir şey. Ama sonradan o pragmatik şekilde sarındıkları şeye, başka muktedirler sonuçları üzerinden meydan okumak zorunda kalmışlar. 

EĞİTİM-İKTİDAR İLİŞKİSİNİ SORUN ETMEMİZ GEREK

• Günümüzde yürürlüğe sokulan 4+4+4 ile 1 saat zorunlu din dersinin yanına, 3 saat seçmeli Kur’an dersi, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” derslerinin eklenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

4+4+4 tartışmasında bu düzenlemenin neden yapıldığı sorusuyla ilgileniyorum. Yani bu düzenleme gerçekten bizim eğitim sistemimizde belirli ihtiyaçlara karşılık olsun diye mi yapıldı? Aslında düzenleyici, geliştirici bir işlem mi yoksa rövanşist bir şey mi? Her ne kadar aksi iddia edilse de, 4+4+4’ün rövanşist bir eylem olduğu çok açık. Bunun da en güzel kanıtlarından biri, sözüm ona meslek eğitimi için imam hatiplerin ortaokul kısmını açmak meselesinde. Ayrıca din derslerini seçmeli olarak bir de bu formülasyonda işin içine sokmak, öncelikle mekanik bir hataydı; ikincisi olarak da, içerik olarak çok tehlikeli. Çünkü her şeyden önce bu toplumun %99’u Müslümandır önermesiyle hareket ediyorsunuz, %99’un hepsini homojen görüyorsunuz, üstüne üstlük devlet eliyle bu kitleye doğrusunu, iyisini endoktrine etmeye kalkıyorsunuz. Bence, yeni bir toplum mühendisliğiyle karşı karşıyayız, Kemalizm’e bu yanıyla çok benzer; tek farkı bunun net rövanşist bir toplum mühendisliği olması.

• Ulus-devletin kuruluş yıllarında inşa edilmesi planlanan çocuk ile günümüzde 4+4+4 ile inşa edilmesi planlanan çocuk arasında ne türden benzerlikler ve farklılıklar var?

Şeklen çok net bir farklılık var: Daha önce özel alana mahsus kılınmak istenen dinsel motif veya dinsel ritüellerin devlet eliyle kamusal kılma gibi bir mesele var.  Bu biçimsel olarak büyük bir farklılık. İçerik olarak ise  muazzam bir paralellik söz konusu, çünkü aslında yine üniformize etmek isteyen, biçimlemek isteyen, toplum mühendisliği yapmak isteyen bir iktidar görüyoruz. Bunun kendisini, bu topluma “içkin” olduğunu düşündüğü muhafazakar-İslami değerler üzerinden yapmak isteyen bir iktidar görüyoruz.  Öbür tarafta vurgulanan Türklüktü, burada dini ve geleneksel değerler, ama bize vaaz ettiği, işaret ettiği yer aynı; “herkes bu itaat-otorite ilişkisinde yerini bilsin”. Bu had bildirme, yer bildirme meselesi iktidar ilişkisinin hiç sorunsallaştırılmadığını gösteriyor ki bence çok korkunç.

Kategoriler

Genel